Okan Can Yantır: Bengay kokulu otobüsler…

Mart 3, 2008

okan can yantır esquire
80’li yılların ortası. Futbolun her zaman birinci spor olduğu, efsanelerin hep top peşinde koşanlardan çıktığı, tipik bir Anadolu ilçesi. Futbol ülkemizde henüz bir endüstri olmamış, maç yayınlarının hangi kanalda yapılacağı tartışması gündemimize oturmamıştır. İlçenin en büyük eğlencesi, üçüncü ligde oynayan takımının iki haftada bir kendi sahasında oynadığı maçlar. Futbol belki endüstri değil ama en endüstriyel dönemlerimizde bile zor göreceğimiz bir rekabet yaşanıyor. Çünkü aynı grupta mücadele eden takımlar, aynı coğrafyanın, komşu illerin, belki de aynı ilin takımları. Her takımın diğeriyle, futbolun dışında, coğrafi alıp verememişlikleri var. Küçücük dünyalarında, komşu ilçeyi yenmeyi, ülkenin şampiyonu olmakla eş değerli görüyorlar. Pazar günü oynanacak maçın heyecanı Cuma gününden başlıyor; iki haftada bir yaşanan bu şenliğe herkes ortak olmak istiyor çünkü.

Gönlüm yeşil beyazlı renklere ilk o zamanlar kayıyor. Henüz beş yaşında, ilçe futbolunda efsane olmuş bir babanın oğlu olarak, torpilli kadrodan başlıyor futbolla tanışmam. Efsane baba, aynı zamanda yönetici baba da olunca futbol dünyasının kapıları ardına kadar açılıyor. Soyunma odası muhabbetleri, maç toplantıları, devre arası taktikleri… Futbolun, zevkli gelen her anıyla tanışıyorum. Ama hiçbirisi bende, otobüsle yapılan deplasman yolculuklarının yerini tutmuyor. Kahraman olarak gördüğüm o futbolcularla aynı otobüste yolculuk ediyorum. Şimdiki gibi konforda uçaklarla yarışacak otobüslerden de değil. Kışın sıcak olması, kaloriferin insafına; yazın serin olması da açılan ön ve arka kapıların ortak çalışma başarısına bağlı olan modeller. Yolculukların çoğuna en ön sıradaki koltukta başlıyor, ana yola çıkar çıkmaz da arkalara doğru yöneliyorum. Bütün futbolcularla konuşacak ayrı şeyler buluyorum. Kimi zaman da tüm saflığımla, “içeriden” haber taşıyorum onlara.

Sen bilirsin, galibiyet primi var mıymış?

Yokmuş. Para için oynayacaklarsa hiç oynamasınlar, dediler. (Yönetici büyüklerimden bahsediyorum)

Arkalara doğru ilerledikçe futbol muhabbeti koyulaşıyor. Defans, orta saha ve forvet hattında oynayanlar kendi aralarında küçük gruplar oluşturuyorlar. Bazen malzemeci ile futbolcular arasında köprü görevi görüyorum. Bengay, kuryeliğini en fazla üstelendiğim ürün. Maç tahminlerinde de fikrine en itibar edilen kişiyim. İyi niyetimden belki de; benim küçük tahminlerimde hep biz yeniyoruz nedense… Bütün yol boyunca neşesi oluyorum takımın. Hepsi benim gözümde kahraman; onlarla zaman geçirmek bile benim futbol dünyamdaki tüm zevklere hitap ediyor. Galip gelirsek yaydığım neşeye; yenilirsek çok konuştuğum için sporcuların konsantrasyonunu bozmama sayılıyor. Olsun, iki halde de oklar beni gösteriyor… 10 sene boyunca sayısız deplasmana gidiyorum. Takımda yıllar boyunca futbol oynamış büyüklerimle kapışacak kadar futbol anısı biriktiriyorum. Sonra yollarımız ayrılıyor. Deplasmanlar baki ama takımımız, yıllar öncesinde fırtına gibi estiği İkinci Lige bir türlü çıkamıyor. Değişen tek şey takımı deplasmana taşıyan otobüsler. Yavaş yavaş klimalı otobüsler giriyor takımla aramıza. Onlar o küçüklüğümün bitmek bilmeyen yollarında mekik dokurken ben başka şehirlerde yaşamaya başlıyorum; bir tarafımı onlarla bırakarak…

Derken kahramanlarım değişiyor…

Zidane’ı görmek için stat önünde yatıyorum…

Beckham’la röportaj yapmak için dünya medyasını atlatıyorum…

Kaka’nın ağzından “Fenerbahçe kolay lokma!” lafını alıyorum…

Ve ben futbolu hâlâ çok seviyorum…

Peki, hâlâ küçük ilçe takımlarının otobüsleri Bengay kokuyor mudur?

O kokuyu ilk futbol hatırası sayan çocuklar var mıdır?

Ya da bozuluyor mudur futbolcular, galibiyet pirimi dağıtılmıyor diye?

Soruların cevaplarını bilemiyorum. Bildiğim tek şey; hâlâ tüm erkek çocukları bu dünyaya “standart” futbol sevgisi ile gönderiliyordur…

Yorumlar

Söyleyecek bir çift lafım var