Gheorghe Hagi: “Arda Turan ve Uğur Uçar gibi genç oyuncuları ilk ben tespit edip şans verdim.”
Mart 6, 2010
Gheorghe Hagi için Türk futboluna gelmiş geçmiş en başarılı yabancı oyuncu dersek hiç de abartmış sayılmayız. Galatasaray’ın art arda 4 yıl şampiyon olan ve tarihi UEFA Kupası başarısını elde eden kadrosunun kilit oyuncusuydu. “10 numara” denildiğinde hâlâ akla onun adının gelmesi, bıraktığı izin gücünü gösteriyor. Ardından teknik adam olarak da sarı-kırmızılı kulübe hizmet etti. Şimdilerde ülkesi Romanya’da kendi adına kurduğu Akademi’de yeni Hagi’ler yetiştirmek için kolları sıvadı. Türk futbolunu çok iyi tanıyan büyük ustanın, bu konudaki yorumları hiç de yabana atılacak türden değil.
Röportaj: Selim Şakarcan - Tam Saha
Cenk İşler: “Büyük takımlara transferim hep son dakika aksiliklerine takıldı.”
Şubat 5, 2010
Cenk İşler 17 yaşında Almanya’da geldiği Türkiye’de futbol sahalarındaki 18 yılını geride bırakıyor. Turkcell Süper Lig’de top koşturmayı sürdüren oyuncuların en golcüsü unvanını taşıyor. Üstelik bu unvanı çok pozisyona giren büyük takımlarda topu kaleye iterek değil, Anadolu’yu arşınlayarak elde etti. Erciyesspor’da oynadığı dönemdeki bir Beşiktaş maçında sakatlanan rakibini görünce gole gitmekten vazgeçip topu taca atacak kadar da insan. Golcülüğü ve adamlığıyla Türk futboluna damga vuran ustanın sözleri ve yaşantısı genç oyunculara ibret olacak nitelikte.
Röportaj: Barış Tarık Mutlu / TamSaha
Turkcell Süper Lig’de futbol hayatını sürdüren oyuncuların en golcüsü unvanını taşıyorsun. Bu konuda ulaşmak istediğin bir hedef var mı?
Profesyonel futbol kariyerimde şimdiye kadar 10 takımda oynadım. Süper Lig’de sezonun ilk yarısının sonuna kadar 136 gol kaydettim. Diğer gollerimle birlikte bu rakam 140′ın üzerinde. Süper Lig’de 150. golümü atmak ve daha üstüne çıkmak istiyorum.
Derginin yayınlandığı bu ay içinde 36 yaşını geride bırakacaksın. Bugüne kadar büyük takımlarda hiç forma giymemene rağmen bu kadar fazla gol atabilmeni hangi özelliklerine borçlu olduğunu düşünüyorsun?
Ben kendime baktığımda gol vuruşu yapabilme yeteneğim olduğunu görüyorum. Topla buluştuğunuz anda çerçeveyi görmek önemli bir meziyet. Günümüz futbolunda forvetleri çok gol atan ve az gol atan diye ikiye ayırdığınızda, çok gol atan forvetlerin iyi gol vuruşu yapabilme yeteneğine sahip olduğunu görürsünüz.
Yeteneğin yanında neler yapmak gerek başarıyı sürdürebilmek için?
Yeteneğin yanında sürekli tekrar yapıp çalışırsanız, üzerine eğitimle bir şeyler katarsanız başarılı olursunuz, ortaya güzel şeyler çıkar. Bir golcünün nelere çalışması gerektiği bellidir. Sağdan ve soldan gelen ortalara nasıl yükselip vuracağınızı, sırtınız kaleye dönük olduğunda gelen topu nasıl kontrol edeceğinizi veya nasıl dönüp şut atacağınızı iyi bilmeniz, sürekli çalışarak tekrar etmeniz gerekiyor. Bunların hepsini birleştirip yeteneğinizi kullandığınızda ortaya güzel ve iyi futbol çıkar. “Benim yeteneğim var, çok da çalışmama gerek yok” dediğinizde bitersiniz. Fizik olarak hazır olmalısınız, güçlü olduğunuzda sonuca ulaşırsınız.
İyi bir forvet olmayı hedefleyerek mi başladın futbola?
Almanya’da futbola orta sahada başladım. Samsunspor’a geldiğimde de orta sahada oynuyordum. Beni bir yıl Ünyespor’a kiralık verdiler. İlk haftalarda forma şansı bulamadım. Hoca değişikliği oldu, sevgili Kadir Özcan Ünyespor’a teknik direktör olarak geldi. Beni ilk maçımda forvet oynattı ve Orduspor’la oynadığımız maç 1-1 sonuçlandı. Tek golü ben kaydettim ve o sezon kendimi forvet olarak gol krallığına oynarken buldum.
Futbol anlayışından bahseder misin? Forvet olarak olumlu ve olumsuz yanların neler?
Ben iyi bir takım oyuncusuyum. Aynı zamanda orta sahadan gelen oyunculara çok iyi duvar olabilir, boş alan açarım. Pas alışverişinde arkadaşlarıma yardımcı olabilirim. Topla ilişkim iyidir. Gol pozisyonuna girdiğimde sonuçlandırabilme meziyetlerine sahibim. Yakaladığım üç pozisyondan birini değerlendiriyorum bu anlamda. Frikiklerim iyidir. Kafa toplarında da fena değilim.
En sevdiğin gollerini nasıl attın?
Vole veya röveşatayla gol atarsam büyük keyif alırım.
Eksik gördüğün yanların neler?
Sol ayakla vuruşa biraz daha çalışmam gerekirdi.
Bunca uzun bir süre ve önemli bir golcülük kariyerine rağmen Cenk İşler’i neden büyük takımlardan birisinde izleyemedik?
Bu soru bana çok soruldu. Türkiye’deki futbol kariyerime Samsunspor’da başladım ve ilk önemli teklifi Beşiktaş’tan aldım. 1997 yılında Süleyman Seba başkandı ve Serdar Bilgili genel sekreter olarak Celil‘le bana teklif getirdi. El sıkıştık ama Samsunspor’la sözleşmemiz devam ediyordu. Samsunspor Başkanı, o sezon zirveye oynamak istediğini belirtip bizim gitmemize izin vermedi. O sezon transferimiz askıya alındı. Sonrasında Galatasaray’dan da teklif aldım ama o transfer de son dakikada ertelendi. Kayseri Erciyesspor’da oynadığım dönemde Fenerbahçe’den teklif geldi. Santrfor için üç yerli oyuncu adayları vardı; Ersen Martin, Zafer Biryol ve ben. Ama tercihlerini Zafer’den yana kullandılar. İşte böyle hep son dakika şanssızlıkları ile aksadı transferlerim. En iyi dönemimi yaşadığım 2000 yılında Adanaspor forması giyerken, Süper Lig’den düştük. O sezon ilk defa Milli Takım’da oynadım. Dünya Kupası elemelerinde ilk maçta Şenol Güneş bana şans vermişti. O sezon 24 maçta 19 gol attım. Sakatlık geçirmiş ve 10 maç eksikle gol krallığında ikinci sırada yer almıştım. Buna rağmen tercih edilmedim.
Geriye doğru baktığında futbol hayatında yanlış attığını düşündüğün adımlar var mı? Pişman olduğun şeyler?
Sezonlarım hep istikrarlı geçti. Ortalama 10-15 gol kaydettim. Ama yanlış yaptığım bir nokta, belki Adanaspor’da küme düştüğümüz zaman Almanya’yı tercih etmem oldu. O sezon sözleşmesi biten futbolcu yurtdışına bedelsiz gidebiliyordu. Adanaspor yurtiçinde bonservis bedelimi 1 trilyon 900 milyar lira civarında yani oldukça yüksek bir rakamda tutmuştu. Ben de Hannover’den teklif gelince bonservisimi elime alırım diyerek orayı tercih ettim. Ama Adanaspor 2 milyon dolar para talep etti. Hannover kulübü de “FIFA’lık olur muyuz?” korkusuyla sözleşmemi tek taraflı feshetti. O yıl yarım sezon top oynayamadım. Düşünebiliyor musunuz? Bir sezon önce 19 gol atıyorsunuz, Milli Takım’a gidiyorsunuz. Bir sene sonra Almanya’da Hannover’e transfer oluyorsunuz, kamp yapıyorsunuz ve lig başlarken sözleşmeniz feshediliyor, ortada kalıyorsunuz. Mahkemeye verdim Hannover’i ve kazandım. Ama en iyi dönemimde böyle bir sıkıntı yaşadım ve top oynayamadım. Haliyle Milli Takım’a da çağırılmadım. Devre arasında ise İstanbulspor’a geldim. O sezon benim için oldukça kötü geçti.
Türk futbolunda çok uzun süre bir Hakan Şükür dönemi yaşandı ve yaklaşık 15 yıl süren o dönemde diğer golcüler hep gölgede kaldı. Bunun sebebi neydi sence?
Ben o zamanki jenerasyonu başarılı buluyorum. Trabzonspor fırtınası, Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı alması, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın yetenekli futbolculardan oluşan takımlarla hep zirvede bulunması… Anadolu kulüpleri pek yanlarına yaklaşamıyorlardı. Şimdi o jenerasyon bitti sanırım. Anadolu takımları yükselişe geçti. Belki de bizim şanssızlığımız oydu o dönem.
Türk futbolunda beğendiğin golcüler var mı?
Fatih Tekke çok yetenekli, çok sevdiğim bir futbolcu. Santrforların içinde ilk o gelir. Bileklerine hâkim, topu çok iyi saklayabilen, gol vuruşu çok iyi olan, kafa topunda zamanlamayı çok iyi yapabilen bir oyuncu. Ayrıca mükemmel bir takım oyuncusu. Fatih gibi bir oyuncunuz varsa skoru değiştirebilirsiniz. Galatasaray’dan Baros‘u beğeniyorum bir de. Hem hareketli, defansın dengesini bozan hem de gol vuruşunu iyi yapabilen bir oyuncu. Şanssız bir sakatlık dönemi geçirdi.
Genç oyunculardan iyi golcüler geliyor mu?
Sercan Yıldırım var. Çok genç bir oyuncu ve oyununun üzerine katarak büyük bir yıldız olabilir. Onun dışında Batuhan var. Ama istikrarı yok. İstikrarı olacak ki, iyi bir futbolcu olsun. Türk futboluna kazandırılması gereken, yetenekli bir futbolcu. Eskişehirspor’daki maçlarını seyrettiğimde keyif aldım. O fiziğine rağmen teknik kapasitesi yüksek. Kendine çeki düzen verir, istikrarı yakalarsa geleceğin bir Ibrahimovic’i neden olmasın. Türk futbolu da böyle bir futbolcu çıkarmış olur ve Milli Takım’a da fayda sağlar. Hakan Şükür gibi bir oyuncu olabilir. Ama Hakan Şükür hem özel hayatı hem de futbol yaşamıyla istikrar abidesiydi.
Genç golcülere tavsiyelerin var mı?
Oynayabilmek için var gücünle çalışmalısın. Takımın antrenmanı sonrası bir santrfor ekstra olarak idman yapmalı. İki üç arkadaşını, bir de kaleciyi alıp gol vuruşu yapmalı bir forvet. Ama bunun için tesisin, imkânın olması da önemli bir unsur. Özetle her işte olduğu gibi çalışmak, düzgün yaşamak, doğru beslenmek, doğru zamanda doğru şeyleri yapmak önemli.
Aslında genç oyuncuların performansı biraz da takım içindeki ağabeylerinin onlara yol göstermesi, yardımcı olmasıyla da ilgili.
Genç arkadaşlar bazen daha yolun başında çok çabuk futbola küsebiliyor. Zaman zaman bunu ben de yapmıştım. Ama zamanla öğrendiğim, formadan uzak kalınca daha fazla çalışmak gerektiği oldu. O formayı yakalayıp sahada cevap vermek gerek. O formayı yakalayınca da bir daha bırakmamak lâzım. Futbola küserek bir yere varamazsın. Genç arkadaşlar olaya çok duygusal bakabiliyor. Oysa teknik direktörler kimsenin gözüne kaşına hayran değil. Kim daha çok çalışırsa formayı alır.
Bu anlamda senin Kasımpaşa’daki genç oyuncularla aran nasıl?
Kasımpaşa’da Barış, Şahin, Yekta gibi genç oyuncular var. Onlarla ilişkilerimiz çok iyi. Gelecek vaat eden, pırıl pırıl oyuncular ve biz de tecrübelerimizi onlara aktarmaya çalışıyoruz. Genç oyuncular bizim dönemimize göre şanslı. Eskiden çok fazla disiplin vardı. Şimdi insanlar daha geniş, daha toleranslı. Soyunma odasına birlikte giriyor, şakalaşabiliyorlar. Bizim zamanımızda ağabeylerimizden önce soyunma odasına, duşlara giremiyordunuz. Onları bekliyordunuz. Daha katıydı kurallar. Şimdi daha hoşgörülü, daha seveceniz. İlişkiler daha sıcak.
Türk futbolcularına kulüp takımlarında gereken şans veriliyor mu?
İlk başladığında verdiğiniz şanslarla genç futbolcuyu çok çabuk da kaybedebilirsiniz. Takıma yavaş yavaş adapte ettiğinizde kazanabilirsiniz o oyuncuyu. Yeni çıkarmışsınızdır profesyonel takıma, önce 15 dakika, sonra yarım saat, sonra ilk yarı, derken kupa maçında oynatırsınız. Yavaş yavaş takıma katarsınız, yetenek de varsa fayda alırsınız. Yeteneği olan bir şekilde ön plana çıkar zaten.
Turkcell Süper Lig’de son yıllarda Anadolu takımlarının ilginç çıkışlar yapabildiğini gözlemliyoruz. Sence Türk futbolunda bir şeyler değişiyor mu? Bu değişimi neye bağlıyorsun?
Türk futbolunda değişim var tesisleşme anlamında. Yeni yeni statlar yapılıyor. Ama Türk futboluna kulüpler açısından baktığınızda bir kaos var aslında. Çok ciddi borç batağında olan kulüpler var. Kulüplerin yönetimi bu anlamda çok önemli. Futbolu bilen insanlar kulüplerin başında olmalı.
Avrupa’nın beş büyük ligiyle kıyasladığında Süper Lig’in kalitesi hakkında neler söylersin?
Avrupa futbolunu izliyorum. Turkcell Süper Lig zor bir lig. Gelen yabancılar da bunu söyler hep. İspanya Ligi daha yumuşak, İngiltere Ligi daha sert, Almanya da öyle. Hollanda Ligi daha yumuşak ve 3-4 takım arasında geçiyor. Ama Turkcell Süper Lig daha zor bir lig. Gol atmak o kadar kolay değil. Defans özellikli takımlar çoğaldı. Fizik kondisyona dayalı, daha çok koşan, daha çok mücadele eden, defansa dayalı takımların arttığını görüyoruz.
Futbol kalitesinde bu anlamda bir gerileme mi var?
Tek forvet oynatıp, defansı kalabalık tutup, kontratakla ya da uzun boylu oyuncuyu ileride bırakıp, topu şişiren, oradan topu indirip arkadan gelen 2-3 kişiyle sonuca gitmeyi hedefleyen bir anlayış ağırlıkta şu sıralar. Bence bu futbol mantalitesi ile futbol gelişiyor diyemeyiz. Kasımpaşa’ya baktığınızda durum tam tersi. Kaleciden bana kadar ayağa oynayan, arkadan öne paslaşarak giden bir takımız. Ama sahaların elverdiği ölçüde tabii. Kasımpaşa Stadı’nın zemini buna elvermiyor ama yine de çok iyi pas yapan bir takım haline geldik.
Kasımpaşa’yı bu sezon “Yılmaz Vural’dan önce ve sonra” diye ayırmak mümkün. Sezon başında küme düşer gözüyle bakılan takım şimdi ligin en iyi futbol oynayan takımlarından biri haline geldi. Nedir bu işin sırrı?
Kasımpaşa’da ilk dört hafta ciddi sıkıntılar vardı. 4 maçta 0 puan. Böyle bir durumda 5-6 arkadaş transferle geldik takıma. Murat Erdoğan, Emre Toraman, Ergün Teber, Koray Avcı, ben ligde tecrübe sahibi, yıllarca birlikte oynamış futbolcular. İki gün sonra da Yılmaz Vural gibi yılların tecrübesi bir ismin gelmesi çok şeyi değiştirdi. Biz hazır da gelmedik, sezon başı kamp yapmadık. Ama o dönem Milli Takım maçları nedeniyle verilen ara bize 20 gün kazandırdı. Ankara’da yaptığımız kampta yoğun şekilde çalıştık, forma girdik. Ligin 9. haftasından itibaren Kasımpaşa çok değişik bir takımla bir çıkış yakaladı. Göz dolduran bir futbol koyduk ortaya. Daha önceki döneme saygı duyuyorum, eleştirmiyorum ama istatistiklere bakarsanız çok şey değişti. İyi çalışma ve uyumla takımı buraya kadar taşıdık. Kadroya yapılan takviyelerle çok farklı bir futbol yakalandı ve şu an iyi bir noktadayız.
Takım ruhu yakalandı mı yeni gelenler ile eski oyuncular arasında?
Takım ruhu yakalandı. Oynadığımız futboldan hem kendimiz keyif alıyoruz hem de izleyen keyif alıyor. Fenerbahçe maçında olduğu gibi topla oynama oranı genellikle bizim lehimizde oluyor.
Yılmaz Vural’la futbol anlayışınız uyuşuyor mu?
Yılmaz Hoca futbol oynatmayı seven bir teknik direktör. İlk geldiğinde yaptığı toplantıdan itibaren bunu söyledi. Antrenmanlarda da bu yönde pas üzerine çalıştık. Tamamen ayağa toplarla oynuyoruz. Kalecimiz dahi topu şişirmiyor. Geri pas yapıldığında sağa veya sola pas vererek topu oyuna sokuyor. Şu anki takım kadrosu teknik kapasitesi yüksek futbolculardan oluşuyor. Böyle futbol oynatmak istersiniz her zaman başarılı olamayabilirsiniz de. Ama şu an Kasımpaşa’nın kadro yapısı buna uygun. Kasımpaşa takımından keyif alıyorum. Oynadığımız futbol sistemi bana uygun.
Kasımpaşa Moritz ve Keller dışında yabancı kullanmayan bir takım. Herkesin “Takımlar yabancıların sırtında gidiyor” dediği bir dönemde Kasımpaşa yerli oyuncularla nasıl böyle bir başarı yakalayabildi?
Yabancı futbolcu tabii ki gelecek. Onlara o kadar ilgi gösteriliyor ki, bir an önce adapte olsun, uyum sağlasın diye. Takım arkadaşları, teknik heyet var yardımcı olan. Kimse yabancılık çekmiyor. Zaten Türk insanı olarak öyle bir yapımız var. Takıma katkı sağlayacak, faydalı olacaksa tabii ki başımızın üzerinde yeri var. Ama öyle olmayacaksa yabancı futbolcuya ihtiyaç yok.
Yabancı kontenjanı hakkında ne düşünüyorsun?
İlla yabancı futbolcu olacak diye de almak anlamsız. Çok iyi araştırırsınız, incelersiniz, faydalı dersiniz ve alırsınız. Moritz örneğinde olduğu gibi. Üç senedir burada, bu sezon iyi çıkış yakaladı. İyi futbolcu, kumaşı iyi. Ama kötü futbolcu alırsınız hem ondan faydalanamaz hem de genç futbolcularınızın önünü kapatırsınız. Futbolun geleceğini karartırsınız. Bu olaya yerli-yabancı diye değil, iyi futbolcu-kötü futbolcu diye bakmak lâzım.
Ne zamana kadar futbol oynamayı sürdüreceksin?
Futbola oynayabildiğim kadar devam etmek istiyorum. Gücümün yettiği yere kadar gideceğim.
Süper Lig’de mi veda etmek istiyorsun yoksa nerede olursa olsun bırakana kadar oynarım mı diyorsun?
Şartlar neyi gösterir onu bilemiyorum ama Süper Lig’de veda etmek istiyorum. Bank Asya’dan çok iyi teklif olursa onu da değerlendiririm. Orada da çok güzel anılarım oldu. İki yıl üst üste şampiyonluk yaşadım. Antalyaspor’da oynadım şampiyon olduk, sonra Manisaspor’dan teklif geldi, onlarla da şampiyonluk yaşadım. Her iki takımın şampiyonluğunda büyük katkılarım olmasına rağmen bu sezon başı transferde zorluk yaşadım. Şu ana kadar faal futbol oynayanlar arasında en fazla gol atan futbolcu olmama rağmen, transferin son günü sadece Kasımpaşa’dan teklif geldi. Kasımpaşa’da oynamaktan mutluyum ama başka bir teklif gelir, şartlar değişirse düşünürüm. 12 yıl kadar Süper Lig’de oynayıp iki sene uzak kalmak zor geldi ama dönmeyi başardım.
Futbolu bıraktıktan sonra ne yapacaksın, geleceğe dönük planların neler?
Oynamayı bırakınca yine futbolun içinde sürdürmek istiyorum hayatımı. UEFA A Antrenörlük kursuna katıldım ve diplomamı aldım. Antrenör olarak çalışmalarımı sürdürmek isterim.
Milli Takımımızın Dünya Kupası finallerine katılamamasını nasıl yorumluyorsun?
Milli Takım’ın Dünya Kupası’na katılamamasına herkes gibi ben de çok üzüldüm. Oraya gidip maçları izlemek, o havayı solumak istiyordum. İnsanlar Avrupa Şampiyonası’nda üçüncü olunca, Dünya Kupası’na katılmamıza kesin gözüyle bakıyordu. Hayal kırıklığı yaşadık. Ama artık Avrupa Şampiyonası’na hazırlık yapmak gerekir.
Dünya Kupası’ndaki favorin kim?
Brezilya hoşuma gitmiyor bu dönem. Arjantin de eski havasında değil. En favori takım İspanya gibi görünüyor. Fransa’nın geçmişte yaptığı gibi Avrupa Şampiyonası’nın ardından Dünya Kupası’nı da alabilirler.
Güney Afrika 2010 Dünya Kupası’nı düzenleyecek. Biz ise Euro 2016′ya adayız? İtalya ve Fransa karşısında bu organizasyonu kazanma şansımızı nasıl görüyorsun? Eğer organizasyonu bize verirlerse Türk futbolu için neler değişir?
Türkiye’nin 2016 Avrupa Şampiyonası düzenleme şansını yüksek görüyorum. Statlar yenileniyor, onlar da bittiğinde çok güzel olacak. Türkiye futbol ülkesi zaten. Çok harika bir organizasyon olur.
Futbolun dışındaki hayatında neler var?
Fırsat bulunca Samsun’a gidiyorum. Ailem, annem, babam orada. İki kızım var, onlarla zaman geçiriyorum genelde. Sinemaya gitmeyi, müzik dinlemeyi, tenis oynamayı ve yüzmeyi seviyorum.
Unutamadığın anıların var mı?
2006 yılında Beşiktaş-Kayseri Erciyesspor maçında yaşadığım o anı unutamam. Yüzde yüz gol pozisyonuna girdiğimde, Ali Tandoğan’ı yerde gördüm. Topu taca attım. Futbolcu sağlığını her şeyden önemli gördüğümden yaptım. Ve yapmam gerekeni yaptım. O maç sırasında büyük alkış aldım, sonrasında o yıl Fair Play ödülünü kazandım. Yüzlerce gol attım ama insanlar beni hep o maçla hatırladı.
Harry Kewell: “Futbolu iş olarak düşünmüyorsunuz!”
Şubat 2, 2010
Harry Kewell için düzenli olarak Avustralya Futbol Federasyonu’ndan Türkiye’ye gelen bir hanımefendi var. Görevi getirdiği formalara imzasını almak. Avustralya’da her yıl verilen “yılın en iyi genç futbolcusu” ödülü onun adına düzenleniyor. Ülkesinin en popüler sporcularından biri, hatta golf oyuncusu Greg Norman ve NBA yıldızı Andrew Bogut‘tan sonra geçen yıl ülkesinde en fazla kazanan sporcular listesinin üçüncü basamağındaydı. İşin kötüsü, Türkiye’de belki son ayları. 90′ların sonunda Leeds’le tanıdığımız, 2005 Şampiyonlar Ligi finalinin hüzünlü adamı, futbolun güler yüzlü ve sempatik isimlerinden, nam-ı diğer “Harry Potter” karşınızda.
Röportaj: Caner Eler / TamSaha
Avustralya’da ülkemizden farklı olarak “spor lisesi” sistemi var. Sen de bir spor lisesinden mezunsun. (Westfields Sports High School) Bu nasıl işleyen bir sistem?
İlk başta normal bir liseye gittim. Sonradan spor lisesine kabul edildim. Burada sadece derslere değil, sportif gelişiminize de odaklanabiliyorsunuz. Örnek vermek gerekirse, ben okula sabah 7.30′da gidiyordum. 9′a kadar antrenman yapıyordum. Sonra derse giriyorduk. Birkaç ders sonra öğleden sonraları yine antrenman oluyordu. Sonra dersler bittiğinde tekrar antrenman yapardık. Bazı günler ders aralarında, bazı günler ders sonlarında oluyordu. Bu biraz “futbol-okul-futbol-okul” düzeninde giden bir çark. Sağlıklı bir eğitim alırken, spor çalışmalarını da eşgüdümlü yürütebiliyorsun. Çok iyi işleyen bir düzen ve bu sayede Avustralya’da her branşta çok başarılı sporcular yetişiyor.
Sonrasında spor enstitüsüne gittin mi? Avustralya’da birçok spor branşında en iyi sporcuların yetiştiği enstitü sistemine katıldın mı?
Hayır, gidemedim. Aslında gitmek için başvurdum ancak (gülümseyerek) benim kabul edilecek kadar iyi olmadığımı söylediler. Aslında çok iyi bir sistem. Birçok arkadaşım, hatta şu anda milli takımda oynadığım birçok arkadaşım Avustralya Spor Enstitüsü’nden yetişme. Ancak beni yeterli görmediler. Ben biraz büyük yaş gruplarıyla çalışıyordum belki de ondandır.
Milli takım demişken Dünya Kupası’ndaki şansınızı nasıl görüyorsun?
Zor bir gruba düştüğümüzü düşünüyorum. Bu sefer sadece futbolcularımızı değil, takımımızı da iyi tanıyorlar. Almanya, Sırbistan ve Gana hep güçlü ve dişli takımlar. Gruptan çıkmak için her şeyi yapacağız. Onlar bizim için hazırlanırken biz de onlar için hazırlanacağız.
Peki, keşfediliş öykün nasıl gelişti?
10′lu yaşlarımda Marconi takımında oynuyordum. Aynı zamanda öğleden sonraları NSW Junior Academy’de David Lee ile beraber çalışıyordum. Ondan çok şey öğrendim. Sonra 15 yaşına geldiğimde, Big Brother Movement sayesinde İngiltere’ye gitme fırsatım oldu. Big Brother Movement gençlere yardım ederek, ama sadece sporda değil, müzik, resim ve hayatın diğer her alanında yetenekleri olan çocuklara burs vererek onların deniz aşırı ülkelere gidip eğitim ve yaşam şansı bulmalarını sağlıyor. O yıl da 6 çocuğa futbolda bursa vereceklerdi. Ben de şanslılar arasında yer aldım. Hatta Brett Emerton da benimle beraberdi. İngiltere’ye Leeds’e gidip 1 ay kalma şansı yakaladım. Bu bir deneme ya da seçme değildi. Sadece 1 ay boyunca İngiliz futbolunun ve yaşam biçiminin tadını almak içindi. Fakat ikimiz de o süre içerisinde iyi izlenim bıraktık onlarda. Bizimle sözleşme imzalamak istediler. Ben imzaladım ancak Brett önce Avustralya’ya dönmeyi tercih etti.
Sonrasında Leeds’de çok parlak bir kariyer başlangıcı yaptın. George Graham ve sonrasında David O’Leary yönetiminde müthiş bir oyuncu topluluğuyla gelen başarılar vardı. Ancak sonrasında önlenemeyen bir çöküş geldi. Ekonomik idarede sıkıntılar oldu ama başka sebepler de var mıydı?
Leeds United takımı gerçekten harika bir ekipti. Çok iyi bir takım yakalamıştık. Her şey George Graham’la başladı aslında. Bu güzel takımın oluşmasında kalbini ortaya koydu, temellerini attı. David O’Leary ise sadece doğru zamanda doğru yerde olacak bir şansa sahipti sonrasında. Güçlü ve genç bir takım avucunun içine düşmüştü. Çok önemli işler başardık, yapmak ve ulaşmak istediğimiz önemli yerlere geldik. Ancak iyi hikâyelerin sonları hep iyi bitmeyebiliyor.
Peter Ridsdale’in kötü yönetiminin sonucu muydu sence?
Tabii ki o başkan olarak paraları harcayan ve iyi teklif geldiğinde ekonomiyi düzeltmek için, Rio Ferdinand‘da olduğu gibi futbolcularını gönderen adamdı. İyi transfer hamleleri de yaptı, kötü yatırımlar da. Ancak şunu söyleyebilirim ki, Leeds’de benim içinde bulunduğum takım o kadar iyi oyunculardan kuruluydu ki, büyük bölümü Leeds sonrasında da çok iyi kariyerler yaptı. Bu zaten ne kadar iyi bir takım olduğumuzu bir kez daha kanıtlıyor. Menajerin kim olduğu hiç önemli değildi. Hatta menajer takım için problem yaratsa dahi biz o kadar sıkı ve iyi çalışıyorduk ki, birbirimize o kadar bağlı bir gruptuk ki, bizim performansımızı etkilemezdi. Hep birbirimiz için vardık.
George Graham, David O’Leary, Rafa Benitez ve Frank Rijkaard gibi teknik adamlarla çalışma fırsatı buldun. Her biri farklı yapıda teknik adamlar. Onlardan kendine neleri aldın? Sende nasıl izler bıraktılar?
David O’Leary’den başlıyım o zaman. Çünkü en kısası o. Ondan hiçbir şey almadım, hiçbir şey öğrenmedim. Asıl Leeds’de bizim ve benim için çok şeyler yapan George Graham’dı. Kariyerimin ilk bölümünde çok önemli bir yeri vardır. Hem tecrübesi hem de insani özellikleriyle çok şey kattı bana. Sonrasında Liverpool’a gittiğimde Benitez gibi çok değerli bir teknik adamla çalışma fırsatım oldu. Ne yazık ki Pool kariyerimde Leeds’de olduğu gibi devamlılık arz edemedim ve o zor zamanlarda hep yanımda yer aldı. Bana ne olursa olsun güvendi. Fakat bir şekilde yollarımızı ayırmamız gerekiyordu ve başka yollara gittik. Şimdi bu sayede teknik direktörlüğüne hayran olduğum bir adamla çalışıyorum. Futbolcuyken de idollerimden biri olan bir teknik adamla. Burada onunla tanışma ve çalışma fırsatını bulduğum için çok mutluyum. İlişkimizi başlangıçtan itibaren çok sağlam temellere oturttuk. Umarım hep böyle devam edecek. Ben onun için futbol oynarken çok keyif alıyorum, onun futbola bakış açısını ve yaklaşımını çok seviyorum. Futbol oynamaktan Rijkaard ve Galatasaray sayesinde tekrar keyif alıyorum.
Liverpool’dayken 2005 Şampiyonlar Ligi finali için Olimpiyat Stadyumu’na çıktın. Kupayı kaldıranlar arasındaydın. Kişisel olarak kâbus olarak tanımladığın bir gece aslında bildiğim kadarıyla?
Evet, takım arkadaşlarım harika bir iş başardılar ancak benim için 23. dakikada oyundan çıkmak gerçekten üzücü oldu. Ama tarihe geçen kadroda yer almak yine de güzeldi.
Liverpool sonrası Türkiye’ye geliş kararında zorlandığını, daha doğrusu çekincelerin olduğunu biliyoruz. Ancak anlaşıp İstanbul’a ayak bastığında havalimanındaki kalabalıkla beraber neler hissettin?
Evet, bazı çekincelerim vardı. Hatta menajerim dahi ilk teklifi söylediğinde çekinmiştim ancak Galatasaray benimle şartsız ilgilendi ve ailemle de konuşarak buraya gelmenin doğru olacağına karar verdik. Geldiğimde havalimanında muhteşem bir kalabalık vardı. Aslında bazı özel hikâyelerim var bununla ilgili ancak (gülerek) bunları kendime saklamam gerekiyor. İlk hissettiklerim bu durumun fantastik olması ve beni pozitif anlamda çok sarsmasıydı. Çok keyif aldığımı söylemeliyim. Türkiye’de olduğum ilk günden bu yana zaten her şeyden çok keyif alıyorum. Bu yoğun karşılama şekli ve diğer hiçbir bir konuda hiçbir şikâyetim yok. Benim için adeta yeniden bir doğuş oldu. Onların bu sevgisi sizde büyük bir şevk yaratıyor.
Şöyle durup bir adım geriye doğru atıp Avustralya ve İngiltere kültürünün bir temsilcisi olarak Tük futboluna Galatasaray çerçevesinde baktığında neler düşünüyorsun? Stadyumlar, taraftarlar ve diğer özellikleriyle…
Aslında dünyanın her yeri için aynı şeyi söyleyeceğim. Futbol her yerde futboldur. Günün sonunda 11′e 11 oynarken diğer hiçbir şeyin önemi kalmaz. Galatasaray çok büyük bir takım. Her yıl önemli yatırım yapıp kupalara, başarılara ulaşabilmek için uğraşılıyor. Tıpkı İngiltere’de her yıl Liverpool, Arsenal ve Manchester United gibi kulüplerin yaptığı gibi. Türkiye genel anlamda dünyanın en güzel taraftar topluluklarına sahip ülkelerinden biri. Galatasaray taraftarı da tabii ki benim için bunlar arasında benim için özeli ve değerli olanı. Tabii ki Elland Road’da ve sonrasında Anfield’da Kop gibi muhteşem taraftar topluluklarının karşısında oynamak harikaydı. Her futbolcunun eğer fırsatı olursa deneyimleri arasında bulunması gereken olaylardan biri Anfield’da Kop önünde futbol oynamak. Fakat burada Türkiye’de gün be gün, hafta hafta yaşadıkça onlar hakkında daha fazla şey görüp öğrendikçe çok daha özel taraftarlar olduğunu söyleyebilirim. Futbol artık dünyada bir büyük endüstri haline geldi. Premier Lig bu iş gemisinin amirali konumunda. Avrupa’nın diğer ülkeleri de futbolun profesyonel iş ve endüstri özelliklerini daha fazla hissettiğiniz yerler. Türkiye’de de bu profesyonel yön var ancak…
Dramatik yön mü var aynı zamanda?
Biraz dramatik yön de var ancak asıl demek istediğim Türkiye’de futbol biraz daha kişisel algılanıyor. İnsanlar sadece iş olarak düşünmüyorlar burada futbolu. Kazanmayı gurur ve onur meselesi haline getirebiliyorlar. Kazanmak için her şeyin doğru olduğundan emin olmaya çalışan bir yapı var. Halbuki bazen bu bakış açısından biraz uzaklaşmanız gerekebilir. Kararları daha profesyonelce vermeniz gerekebilir. Çünkü futbol artık daha da iş dünyası haline geliyor.
Sadece Galatasaraylılar değil, diğer takımların taraftarları da sana sempatiyle bakıyorlar. Türkiye’ye gelen yabancılara baktığımızda iki tarz yaklaşım görebiliyoruz. Birincisi, gelip parasını alıp işini yapmaya çalışan ve başka olaylarla ilgilenmeden gidenler. Bir de senin de içinde bulunduğun, bunları yaparken aynı zamanda bulunduğu takım için kaygılanan, o takımın gençleri için bir şeyler yapmaktan geri kalmayan, kısaca sorumluluk hisseden futbolcu tipi. Bunun seninle seyirci arasında da farklı bir hava yarattığını düşünüyor musun?
Öncelikle bu düşünceler için teşekkür ederim. Diğer oyuncular için konuşamam fakat kendim için konuşursam, biraz geriye gitmem gerekir. Ben Leeds United’da daha genç bir futbolcuyken A takımdaki tecrübeli futbolcular bizimle gelip konuşurlar, bize yardım ederlerdi. Şimdi ben de takımda yardıma ve cesaretlendirmeye ihtiyaç duyan genç futbolcuları gördüğümde onlara ulaşmaya çalışıyorum. Geçtikleri yollardan daha önce geçtiğin için onların daha hazırlıklı olmalarını sağlayabilirsin. Ben de mümkün olduğunca onların arkasında olmaya, kollamaya çalışıyorum. Burada önemli olan aynı geminin içinde olmanız ve genç, yaşlı, tecrübeli fark etmez, aynı amaç için birlikte takım olarak savaşmanız.
Saha içinde arkadaşlarını cesaretlendirmenin dışında ortamın gerginliğini alıcı şakalar da yapmayı seviyorsun sanırım. Sabri’nin boyuyla ilgili olan ve yine gol attıktan sonra Elano ile Baros’a mesaj olsun diye yaptığınız dans mesela.
Milan pek öyle düşünmüyor ama (gülerek)… Bizim için o mesajı göndermek keyifliydi. Futbol oynadığım takımlarda edindiğim çok fazla arkadaşım var. Burada da aynı şey geçerli. Benim için arkadaşlık çok önemli. Onlarla futbol oynarken çok fazla keyif alıyorum ve bazen böyle saha içi takılmalarımız olabiliyor. Tabii ki öncelik her zaman çok çalışmaktır. Sahada ve antrenmanda gevşememeniz lâzım. Ben arkadaşlarımla şakalaşmayı, saha içerisinde eğlenmeyi çok severim. Ancak öncelikle çok çalışmanız, disiplinle oynamanız gerekir. Sonra gol attığınızda ölçülü biçimde, kimseyi kırmadan gol sevincinizi yaşayabilir ya da ortamdaki gerginliği alacak esprinizi yapabilirsiniz.
Futbol kariyerin boyunca sakatlıklarla çok fazla uğraşmak zorunda kaldın. Şanssızlıklar yaşadın, hatta yanlış tedaviler olduğu söylendi. Leeds United doktorlarının yanlışları olduğu söylendi…
Hayır, kesinlikle Leeds United takımındaki doktorlar ya da fizyoterapistlerle alakası yok. Kulübün muhteşem bir tedavi sistemi vardı. Ben orada sadece 6 ay formamdan uzak kaldım. Asıl problem yaşadığım yer Liverpool oldu.
Bir çok spekülasyon yapıldı yıllar boyunca, gut ve mikroplu kireçlenme gibi. Ancak buraya geldin ve daha az sakatlanan, devamlılığı artan bir futbolcu oldun. Bunun sebebi Galatasaray tıp ekibi mi, özel fizyoterapistin Les Gelis ile çalışman mı, neler söyleyeceksin?
Aslında geçmişteki sakatlık hikâyemle ilgili asıl gerçekleri zamanı gelince anlatacağım. Olayların tüm detaylarını vermeyeceğim şu an. Bunun sizinle bir alâkası yok, tamamen zamanı gelince açıklamak istememle ilgili. Durumun nasıl olduğunu biliyorsunuz, insanların sözlerini çarpıtıyorlar, onu, bunu söylüyorlar. Les’e gelince; sakatlıklar uzadığında futbolcunun ya şevki kırılır uzaklaşır ya da her şeyi bir yana bırakarak dönmek için her yolu dener. Ben de kişisel çalıştırıcı tutmanın doğru olacağına karar verdim. Sadece benimle ilgilenecek birine ihtiyacım vardı. Tabii ki çok ucuz olmadı, bunun için kendimi adamam gerekti.
Kişisel çalıştırıcı tutmak çok da kolay bir karar olmasa gerek?
Bunu yapmak zorundaydım. Ya her şeyden vazgeçecektim ya da birçok şeyden fedakârlık yapıp tekrar sahaya çıkıp futbol oynayacaktım. Kişisel çalıştırıcı da bu yolda önemliydi. O zamanlar bir ara artık bittim, sonum geldi diye hissediyordum. Ama tekrar futbol oynamak için kendime bir şans tanımaya borçlu da hissediyordum. Bazı olaylar beni bu konuda geriye doğru itmeye çalışsa da Galatasaray’a gelmek ve Galatasaray’ın bana sunduğu fırsatı değerlendirmekle beraber sentez işledi ve işler yoluna girdi.
Taraftarın seni çok sevdiğinden bahsetmiştik, “Stay with us” (bizimle kal) pankartları hazırlayan, sana “Daddy Cool” şarkısını atfeden bir taraftar sevgisi…
Evet, onlara her şey için teşekkür ediyorum. Gerçekten inanılmazlar. Özellikle şarkıyı duyduğumda çok keyif alıyorum. Hem zaten gol atmış oluyorum, bu işin ilk güzel yanı, ikincisi hep bir ağızda bunun sizin için söylenmesi çok hoş. Tekrar şunu belirtmem gerekiyor ki, gol atmayı tabii ki çok seviyorum ve şarkıyı duymayı… Ancak benim için her şeyden önemlisi takım. Ben bir takım oyuncusuyum ve önemli olan takım olarak şampiyonluğa ulaşmak ve diğer kupalarda başarılı olmak. Bunun için ne gerekiyorsa onu yapmaya hazırım.
Ülkende senin adına verilen bir ödül var; “Harry Kewell Yılın En İyi Genç Futbolcusu ödülü…”
Bu ödülü benim adıma düzenlemeye karar verdiklerinde çok büyük gurur duydum ve büyük bir ayrıcalık olduğunu düşündüm. Bu bana futbol hayatımda bazı şeyleri doğru yaptığımı gösteriyordu. Futbol sayesinde tabii ki çok önemli paralar kazanıp, ünlü olup çok iyi bir yaşam sürebiliyorsunuz. Ancak aktif futbol oldukça nankör olabilen ve sizinle genel olarak 8-10 yıl üst seviyede beraber olan bir unsur. Bu süre zarfında maddiyat dışında başka kazanımlar da elde etmeniz lâzım. Ve eğer bu kısa sürede farklı bir şeyler yaparak, insanların da bunun farkına varıp size bu tip onurlar bahşetmesine tanık oluyorsanız, bundan daha güzeli yok.
Türk futbolcular hakkındaki genel görüşün nedir? Özel olarak beğendiğin isimler var mı?
Tüm Türk futbolcuları çok iyi tanımıyorum. Tabii belli bir süredir Türkiye’deyim, belirgin bir genel fikre sahip olduğumu söyleyebilirim. Türkiye’nin farklı bir kültürel yapısı var. Bunun yanı sıra teknik olarak çok iyi özelliklere sahip futbolcular mevcut. En yüksek seviyede oynayacak isimler var. Ancak en yüksek seviyede oynayabileceğini görmek için o gençlerin kendilerini İngiltere, İspanya ve İtalya gibi liglerde denemeleri gerekiyor. Örnek olarak Emre Belözoğlu‘nu verebiliriz. Onu çok beğeniyorum. Bir Türk futbolcusu olarak hem Serie A’da hem de Premier Lig’de forma giyerek futbolun en tepesinde oynayabilecek yetenek ve güçte olduğunu gösterdi. Benim de gözüme çarpan başka genç yetenekler var Türkiye’de. Kendilerini hiçbir zaman küçümsemeden, tam tersine en üstü hedefleyip, zinciri kırabilmek için çok çalışıp o üst noktaya ulaşabilmeliler.
Arda Turan onlardan biri mi?
Arda gitmeli mi gitmemeli mi, bu konuda fikrimi belirtmeyeceğim, çünkü (gülerek) taraftarlar açısından tehlikeli bir konu. Kariyerinin dönüm noktası olabilecek dönemlerinden birini yaşıyor. Ancak şunu söylemem gerekiyor; eğer kendinizi en iyilerle kıyaslamak istiyorsanız, en iyiler arasında olmak istiyorsanız, oralara gitmeniz gerekiyor. İngiltere, İspanya ya da İtalya’da kendinize şans tanımanız gerekiyor.
Bazı tecrübeli oyuncuların takımlarındaki genç isimleri mentörlük yaptığını ve onlara yol gösterip bazı tecrübelerini aktardığına ve teknik bazı detayları öğrettiğine tanık oluyoruz. Senin de Galatasaray’da bu konuda yardımcı olduğun gençler var mı?
Toplum her zaman sizin bir şeyler öğretmeniz gerektiğini düşünür. Bazı bilgileri öğretip o kişileri yukarı çekmenizi beklerler. Ben de bir şeyler öğütlemeyi severim. Ama bu öğretmen gibi “Böyle şut atılır, böyle korner atılır” gibi değil de daha çok yüreklendirme, doğru yolu gösterme şeklinde olmalı. Futbolcu nasıl futbolcu olunacağını kişisel yolculuğunda öğrenmeli. Ona taslak halinde sunulanı almamalı. Bu aynı zamanda bir kendini keşfediş öyküsü. Futbol oynamayı öğrenirken kendi yolunu izlemen gerekiyor. Benim de bir oğlum var biliyorsunuz.
Taylor değil mi?
Evet. Sadece 9 yaşında şimdi. Lâkin ileride o da futbolcu olmayı seçerse, aynı duygu ve düşünceyle yaklaşacağım ona da. Tabii ki bazı öğütler vermeye çalışacağım, yardım edeceğim, ancak asıl yapacağım uygulama kendi yolunu bulması için onu yüreklendirmek olacak. Kendi kişiliğini oluşturacak ve kendi futbolcu kimliğini kendi keşfedecek. Çünkü benim kendim için uyguladıklarım sizin ve hatta oğlum için geçerli olmayabilir. Öğreteceğim genç futbolcularda işlemeyebilir. Onları kendi yollarını bulup, kendileri olmaları için cesaretlendirmeniz lâzım. Kendine güvenmek çok önemli. Kendini geliştirmek çok önemli. Eğer kişiliğinizi oluşturmadan bu büyük dünyanın içine atılırsanız deliğin için düşebilirsiniz. Eğer kendiniz için oynayıp, bağımlı kalmadan yolunuza başlarsanız ancak o zaman gelişiminiz daha sağlıklı olur.
Türkiye’de Premier Lig’e duyulan büyük bir hayranlık var. Türkiye Ligi’nin ise bazı sorunları mevcut. Belki Premier Lig seviyesi olmasa da ligimizin gelişebilmesi için neye ihtiyacımız var?
İngiltere Premiership tabii dünyada en fazla izlenen ve değere sahip olan lig. Hangi ülke olursanız olun, ne kadar iyi bir lig organize ederseniz edin orası futbolun kalbi. Orası başka bir dünya. Ama bu sizin güçlü ve iyi bir lig organize edemeyeceğiniz anlamına gelmez. Mesela Avustralya’da 5-6 yıllık maziye sahip yeni bir lig oluşturduk. Tam olarak ne zaman hedefine ulaşacak emin değiliz. Fakat küçük ve mütevazı bir organizasyonla iyi hale getirmeye çalışıyoruz. Seyirci çekmek en önemli unsur. Şu günlerde iyi seyirci sayılarına ulaşılmış durumda. Bu sevindirici bir gelişme. Bizim için hedef Premier Lig olamaz. Ancak kendi içinde tutarlı, seyirci sayısı ve ilgisi yüksek, muntazam bir lig yaratmaya çalışıyoruz. Siz de hiçbir zaman o seviyede olamayabilirsiniz ancak yaklaşabilirsiniz. Orada Manchester United-Liverpool derbisi varsa sizin de belki de dünyanın en büyük derbisi olan Galatasaray-Fenerbahçe derbiniz var. Bunu iyi pazarlamanız lâzım. İngiltere bunu çok uzun zamandır yapıyor. Biraz zamana ihtiyaç var sanırım.
Arda’dan bahsettik. Türk medyası son zamanlarda onunla ilgili çok fazla haber yaptı. Sen İngiliz medyasının ağırlığını yaşamış bir futbolcusun. İki medya arasında ne gibi farklar ve benzerlikler var?
Dünya var oldukça hiçbir medya tam iyi olmayacaktır (gülerek). Basın her zaman iyi şeyler yazmayacaktır, bu doğal. Arda muhtemelen Türkiye’nin 1 numaralı futbolcusu şu günlerde. İlgi onun üzerinde. Milyonlarca Galatasaray taraftarı var. Doğal olarak basın da onunla ilgili haber üretecek.
Sen de onun yaşındayken çok popülerdin Ada’da. Sen neler yaşadın?
Evet, benim de basınla zaman zaman problemlerim oldu geçmişte. Ama Arda için önemli olan çevresinde güçlü insanların olması. Benim çok güçlü bir menajerim, çok güçlü bir finansal danışmanım vardı ve eşim hep yanımdaydı. Ailem çok güçlü bir şekilde yanımda durdu. Problem yaşadığımda bu kişiler bana kol kanat gerdi ve doğru kararları vermem kolaylaştı. Arda da eminim doğru bir kariyer çizgisinde ilerleyecektir.
Futbolun dışında Türkiye’deki yaşamda neler seni etkiledi? Yemek, müzik, şehir ya da bir olay?
Yemek demişken, baklavaya bayılıyorum. Gördüğüm anda uzak duramıyorum. Çok güzel bir tatlı baklava. Ayrıca diğer tüm Türk yemeklerine bayılıyorum. Yemekler o kadar lezzetli ki, kilo almamak için dikkatli olmak gerekiyor. İstanbul’un kendisine bayılıyorum. Fantastik bir şehir. Yemekler muazzam, her çeşit yemeği bulabileceğiniz restoranlar var, eğlenebileceğiniz kulüpler çok güzel. Moda ile ilgili ulaşabilecekleriniz sonsuz. Her şeye sahip. İstanbul’la ilgili tek kötü şey çılgın şoförler ve trafik. Ama her şeye sahip olamazsınız değil mi?
Dövmelerinizin anlamı nedir?
Sol kolumdaki dövmelerin hepsi ailemi simgeliyor. Eşim, üç çocuğum ve ben. Onları simgeleyen figürler var. 32 saat sürmüştü tümünün yapımı. Elimdeki ise bir sanat.
Bazı futbolcular kendi maçları dışındaki mücadeleleri çok takip etmez. Sen diğer maçları izler misiniz?
Gençlik zamanlarımda daha çok izlerdim. Liverpool dönemimde çok fazla yatakta sakat vaziyette vakit geçirdiğim için daha fazla izleme şansım oluyordu diğer maçları. Ancak şimdi birçok maçı izleyemiyorum. Ya da bazı bölümlerine bakıyorum. Eğer çok önemli bir maç değilse, yani bir final ya da çok önemli bir mücadele değilse, 90 dakika futbol maçı izlemekten kaçınabiliyorum.
Futbolu bıraktıktan sonra ne yapmayı ne yapmayı düşünüyorsun? Platini’nin bir cümlesi vardı; “Bu dönemde futbolu bırakanlar bizden daha şanslı, çünkü daha çok para kazanarak emekli oluyorlar ve yöneticilik yapmalarına gerek kalmıyor benim gibi…” Buna katılıyor musun?
Bunu söylemesi enteresan. Futbolcuyken 20 ile 30 yaş arası gerçekten para kazanırsın. Şanslıysan 30 sonrası da iyi para kazanabilirsin. Hayatının geri kalanında ise futbolculuk yapmana imkân yok. Bundan dolayı da her futbolcu emekli olduktan sonra bir şeyler yapmaya ve hayatını sürdürmeye çalışır. Tam olarak ne yapacağıma karar vermiş değilim. Bunun ilerleyen yıllarda ailemle düşünüp karar vereceğim.
Premier Lig’de oynadın ve şimdi Tükiye’desin. Bundan sonra oynamayı planladığın başka bir lig var mı?
Tam olarak emin değilim. Şu an kontratım var kulübümle. Buradan memnunum. 9 yıl Leeds’de oynadım, 5 yıl Liverpool’da kaldım. Buraya gelirken 2 yıllık kontrat imzalamıştım. Şuan tek endişelendiğim konu, sezonun geri kalanında takımıma nasıl katkı verip yardımcı olacağım
Avustralya’da genç futbolcu adaylarının iyi bir altyapı sisteminden geldiğini biliyoruz. Son dönemde çok sayıda oyuncunun yurtdışına transferi gerçekleşti. Türkiye’de de yine alt yaş grupları şampiyonalarında önemli başarılar elde eden takımlar oldu hep. Ancak bu çocuklar 18-22 yaş arasındaki o zorlu süreçte kaybolabiliyorlar. Ve ülke olarak Avustralya kadar yurt dışına oyuncu gönderemiyoruz. Nedir sence problemler?
Futbol dünyası kolay olsaydı herkes futbolcu olabilirdi. Bu acı bir gerçek. Her yıl 100 futbolcu çıkartırsın belki ama bunların hepsinin başarması imkânsızdır. Bu biraz acımasız bir çark. Dünyada milyonlarca küçük çocuk futbolcu olma hayaliyle çıkıyor yola. Ama Avustralya’da dahi her yıl hepsi başarılı olamıyor. Bu garantili bir süreç değil ne yazık ki. 18-19 yaşları zorlu dönemlerdir. Gece kulüplerini keşfedersin. Kızları ve içkiyi keşfedersin. Eğlenceyi keşfedersin. Ama bunlar uzak durman gereken unsurlardır. Bunlar fedakârlık etmen gereken konulardır. Hatta artık günümüzde bu 15-20 yaş arasına denk gelen bir dönem. Bu zinciri kırmanız gereken dönem. Eğer 18 yaşında Premier Lig zincirini kırıyorsanız, zaten şanslısınız demektir. Dünyada gelmiş geçmiş tüm oyunculara bakarsanız hep bu yaşlarda belli etmişlerdir kendilerini. Zinciri erkenden kırmışlardır.
Türkiye’deyken özlediğin şeyler var mı?
Evet, tabii ki özlüyorum. Oradayken üç çocuğumla vakit geçirirken şimdi burada bayağı bir boş zamanım oluyor. Ama çok çalışmamı sağlıyor. Günde iki antrenman yapıyorum. Özlemle dolu da olsam tüm enerjimi takımıma harcayabiliyorum. Zaten onlar da beni sık sık ziyarete geliyor.
Lucas Neill’in gelişini nasıl değerlendiriyorsun?
Lucas benim iyi arkadaşlarımdan biri. Buraya gelmesine çok sevindim. Beni aradığında da buraya gelmesinin harika olacağını söylemiştim. Eminim takıma da çok yararlı olacaktır. Zaten kariyeri boyunca kalitesini ispat etmiş, tecrübeli bir savunmacı. Çok yönlü bir futbolcu.
Futbolcusun ancak Avustralya spor kültüründe rugby, kriket ve Aussie Rules sporlarının yeri çok farklı. Senin de ilgilendiklerin var mı?
Tabii. Hepsini çok severim. Özellikle de rugby ve Avustralya futbolu olarak bilinen Aussie Rules’u. Ancak benim asıl sevdiğim golf sporudur. Hem oynamayı hem seyretmeyi çok severim. Greg Norman ülkemin sporcusu olarak önemlidir. Ancak ben Tiger Woods hayranıyım. Her ne olursa olsun, en sevdiğim sporcudur.
ERMAN TOROĞLU: “Benim tek hatam var, kitap yazmıyorum.”
Ocak 20, 2010
Bir kesim tarafından çok fazla şey hakkında çok fazla şey konuşuyor diye eleştiriliyor hep Erman Toroğlu. Ama onu halkın sevip güvendiği bir figür yapan da bu sivri dil ve fütursuz tavır. Onunla karşılıklı sohbet ettiğinizde, bugüne kadar duyduklarımızın aysbergin yalnızca suyun üstünde kalan kısmı olduğunu görüyorsunuz. Meğerse bugüne kadar bildiklerinin, söyleyebileceklerinin ve söylemek istediklerinin çok azını paylaşmış bizimle. Teyp çoğunlukla kapalıyken ama bazen de açıkken su yüzeyinin epey bir altına indiğimiz oluyor. Toroğlu açık sözlülüğüyle bir Pazar akşamı klasiği yaşatıyor bize. Bir afallıyoruz, bir toparlıyoruz. Böyle sürüp gidiyor sohbet…
Ege Görgün
Fabian Ernst: “Alman Milli Takımı’nda oynamak istemiyorum!”
Ocak 5, 2010
Fabian Ernst, Almanya’da çok parlak bir kariyeri bulunmasına karşın gereken şöhret ve saygınlığı göremediğine inandığı için rotasını değiştirdi ve Beşiktaş’a geldi. İlk sezonunda çifte şampiyonluk yaşarken bu zaferlere yaptığı büyük katkıyla hak ettiği şöhrete ve saygınlığa kavuştu. Takımı için 90 dakika boyunca her şeyini veren yapısıyla tribünlerin sevgilisi oldu. “Bir futbolcu için hayatın yarısı ailesi ise diğer yarısı da futboldur. Eğer ikinci yarımda bir problem varsa, bu ciddi bir sıkıntı demektir” sözleri onun futbol felsefesini özetliyor.
Diego, Juventus’un yeni umudu (Goal dergisinden)
Aralık 31, 2009
Diego şimdiden Juventus’ta Alessandro Del Piero’nun varisi olarak gösteriliyor. “Juve” Brezilyalı için 24.5 avro ödedi. Bu, oldukça yüksek bir transfer bedeli. Diego’nun Bundesliga’dan daha büyük bir ligde de kendini ispatlaması gerektiği çok açık. En azından kendisi bu konuda iddialı…
Michael Fink: “Artık arabamı bile Türkler gibi kullanıyorum.”
Aralık 25, 2009
Michael Fink Beşiktaş’taki ilk maçında hem sezonun ilk golünü attı hem de Fenerbahçe derbisinde galibiyet kapısını açan müthiş volenin sahibiydi. Saha içindeki karakterini tanımlarken, agresif ama kasıtlı sertlikten kaçınan, âdil ve Fair-Play ruhuna sahip bir oyuncu olduğunu söylüyor. Almanya’da çok sayıda Türk arkadaşı olmasına rağmen Türk insanını İstanbul’da tanımaya ve Türkçe öğrenmeye başladığını anlatıyor. İstanbul’a adapte olmakta zorlanmadığını söylerken, “Artık arabamı bile Türkler gibi kullanıyorum” diyor.
Fuat Yaman: “Bu ülkede milli takım çalıştırabilecek sadece Fatih Terim ve Mustafa Denizli yok!”
Aralık 25, 2009
Bank Asya 1. Lig takımlarından Altay’ın teknik direktörlüğünü üstlenen Fuat Yaman’ın, kendi takımı Altay’dan milli takıma teknik adam arayışına kadar pek çok farklı konuda görüşlerini aldık.
Altay hakkında…
Altay genç bir takım olduğu için final maçlarında başarısız bir takım görüntüsünde. Bu sezon daha dengeli, iskeleti yine gençlerden oluşan ama tecrübeli oyuncularla bezenmiş bir kadro kurmaya çalıştık. Zafer Biryol, Levent Kartop ve Kılıçarslan Topuz transferlerini bu bağlamda örnek verebilirim. Altay şuan istediğim seviyede değil oyun itibariyle fakat puan olarak beklediğimizden daha iyi bir durumdayız. Deplasmanlarda özellikle çok iyi bir grafiğimiz var.
Beşiktaş transferleri ve Avrupa’daki başarı şansı…
Beşiktaş’ta transferler özellikle son iki yıldır çok plansız, programsız yapılıyor. Yeterli araştırma ve pazarlık yapılmıyor. Alınan oyunculara verilen fiyatlar dünya futbol piyasasına göre oldukça fahiş fiyatlar. Beşiktaş’ın çok beğenildiği Wolfsburg maçındaki oyunu dahil bana futboluyla pek umut vermiyor Avrupa’da başarı için ayrıca.
Bank Asya 1. Lig’de Şampiyonluk Yarışı ve Konyaspor…
Konyaspor şu ana kadar oynadığı oyunun karşılığı olan puanın daha fazlasını kazandı. Puan kayıp etmesi normal sayılacak birçok maçı kayıpsız atlattılar. Bu açıdan biraz şanslı maçlar çıkarttı diyebilirim. Ligin daha 3’de 1’i bile oynanmadı ama ben kendi takımımı, Altay’ı şampiyonluk yolunda favorilerden biri olarak görüyorum. Konyaspor, Rizespor ve biz şuana kadar diğer takımlara göre daha hazır ve dengeli bir görüntü çizdik. Sezon başındaki kadrolara bakarak Giresunspor ve Boluspor’un da iddialı olacaklarını düşünmüştüm ama herkesi yanılttılar.
Bank Asya 1. Lig başarının sırrı?
Bu lig gerçekten birçok yönden futbol kalitesi taşıyor. 1. Lig’de kağıt üzerinde pahalı olan futbolcuları transfer etmeniz pek önem taşımıyor Giresunspor’un kadrosu, kalitesi ortada ama takım olmayı başaramadığınız zaman bu pek de önemli olmuyor, Giresunspor bu konuda önemli bir örnek teşkil ediyor bu sezon. Ayrıca teknik ekibin istikrarı çok önemli. Geçtiğimiz sezon şampiyon olan Manisaspor arka arkaya 5 maç kayıp etmişti bir dönem ama sabır edildi şampiyon oldular! Aynı şekilde Diyarbakırspor. Sonuç itibariyle, ülkemizin günü kurtarma çabası içinde olan futbol takım yöneticilerinin yüzünden bu istikrar pek mümkün olmuyor. Bunu sağlayabilen de zaten büyük oranda başarıya ulaşıyor.
İzmir’in Bank Asya 1. Lig’deki 3 takımı da oldukça iddialı bu sezon…
Evet, Bucaspor’un başarısı ve iddiasını sürpriz bulmuyorum bunu belirterek başlayayım. Sezon başında TSYD maçlarında izlediğim Bucaspor’un bu ligde iddialı olacağını öngörmüştüm. Çok dengeli ve birbirini tamamlayan bir kadro yapıları var. Önemli bir avantaj bu onlar adına. Karşıyaka’dan biraz daha iyi bir başlangıç bekliyordum ama yeni bir ekip olmalarından dolayı biraz zamana ihtiyaçları olduklarını düşünüyorum. İç saha maçlarını da seyircisiz oynamaları etkiledi tabii ki. İlerleyen haftalarda mutlaka yarışın içine dahil olacaklardır diye umuyorum.
Fatih Terim’in İstifası ve Milli Takımımızın Antrenör Tercihi hakkında…
Milli takımın başarılarında en büyük payı almayı başaran Fatih Hoca, başarısızlıkta da bunun sorumluğunu almalıydı. İstifasını doğru buluyorum. Ulusal takımların hocalarının yerli olmasından yanayım. Ama ülkemizdeki medyanın böyle zamanlarda kamuoyunu 2 tane hocaya yönlendirmesini de son derece yanlış ve haksız buluyorum. Bu ülkede milli takım çalıştırabilecek sadece Fatih Terim ve Mustafa Denizli yok! Yeter ki etrafınıza bir bakın Türk Milli takımını çalıştırabilecek o kadar başarılı ve donanımlı teknik adam var ki…
Kasımpaşalı Andre Moritz: “Alex benim örnek aldığım eşsiz bir oyuncu.”
Aralık 1, 2009
Andre Moritz Türkiye’de üçüncü sezonunu geçiriyor ama futbolseverlerin diline bu sezon gösterdiği performansla düştü. 23 yaşındaki Brezilyalı oyuncu, doktor bir babanın aynı mesleği yapan diğer üç oğlundan farklı bir mesleği seçmesini “Ben futbol için doğdum” diyerek açıklıyor. Saha içindeki yeteneklerini görünce “Baba mesleğini futbol için uyguluyor” demek hiç de yanlış durmuyor. Anadili Portekizcenin dışında konuştuğu 4 lisan arasında Türkçe de bulunuyor. Zaten “Selamünaleyküm” diyerek başladığı bu röportajın tüm sorularına da Türkçe cevaplar veriyor.
Röportaj: Mazlum Uluç / TamSaha
De Nigris: “Hugo Sanchez’den çok şey öğrendim”
Kasım 19, 2009
Gaziantepspor formasıyla attığı klas goller onu futbol gündemimize oturttu. Devre arasında ise sürpriz bir biçimde Ankaraspor’a transfer oldu. Aslında o bir futbol gezgini. Ülkesinde başlayan futbol kariyerini ABD, İspanya, Kolombiya ve Brezilya’nın değişik takımlarında forma giyerek zenginleştirdi. Onu ilginç kılan özelliklerinden birisi, başlangıçta Amerikan futbolu ve tenis oynaması. Üstelik ülkesinde şampiyonluk kazanacak ve Meksika’yı Davis Cup’ta temsil edecek kadar usta bir tenisçi. İki erkek kardeşinden biri Meksika 1. Ligi’nde futbol oynarken, diğeri de ülkesinin önemli pop starlarından biri.














