Mevlüt Sarı: Denizli’nin Dönüşü
Mart 16, 2010
![]()
Haftaiçi oynanan İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşılaşmasının kadrosunu tahmin etmekte hiç zorlanmamıştık. Öyle ki, Mustafa Denizli‘nin artık kadro istikrarını sağlayacağı, yeni keşfettiği iyi ve dirençli diziliş ile maça başlayıp maçın ilerleyen sürelerinde 4-3-3′e dönerek oyunu domine etmesinin devamının geleceğini düşünmüştük ancak Mustafa Denizli geçen haftanın kadrosunda tek bir değişiklik yapıyor ancak o öyle bir değişiklik oluyor ki, 4-1-2-1-2 başlayıp 4-3-3 ile devam eden ve birkaç maçtır oynanan “iyi oyun” alaşağı oluyor.
Kadroda bir tek Necip-İbrahim Kaş değişikliği vardı gel gelelim, İbrahim Kaş’ın bugüne kadar Beşiktaş’a ne kattığını bir türlü keşfedememiş bir cahil olarak hem defans hattının, hem de Ernst‘in yokluğunda orta sahanın direncini bu derece yok etmeye yönelik tavrı hâlâ çözebilmiş değilim. Maça İbrahim Kaşlı defans hattı ile başlayıp, İbrahimToraman‘ı orta sahaya monte ederek geçen geçen 3-4 maçtaki hücum gücünün olmayacağı aşikardı, öyle de oldu. Maçın başında Denizlispor dişini gösterdi ve ilk 10 dakika Denizlispor’un oyunu forse etme çabası içinde geçti. 5. dakikada Rüştünün iyi uzanarak kornere çeldiği topa Rüştü “Benden çıktı” işaretini yapmasına rağmen, maçın hakemi Abdullah Yılmaz‘ın aut kararı vermesi ilginçti. 10 ile 25. dakikalar arasında Beşiktaş dengeyi kursa da, 25′ten 40′a kadar da mutlak bir Denizlispor hakimiyeti vardı. Özellikle İbrahim Kaş’ın kaptırdığı toplar, atamadığı paslar ciddi manada handikap yarattı. Sırf İbrahim Kaş’ı kadroya sokabilmek adına iyi işleyen sistemin ve bu sistemin yarattığı sağlam makineyi bozmak Beşiktaş’a pahalıya malolabilirdi ki, 33. dakikada Youla’nın şutu direkte patladı. Denizlispor biraz dikkatli olsa veya Rüştü kötü gününde olsa 3-0 olması işten değilken, 41. dakikada kornerden gelen topta oluşan karambolde Holosko topu dürtünce Beşiktaş‘a ve Beşiktaşlı’ya derin bir “Oh” çektirirken, Denizlispor’un baskısını kırmakla kalmayıp, disiplinden de koparıyordu.
Soyunma odasına 1-0 önde gitmenin avantajı ve moraliyle Beşiktaş 2. yarıya daha iyi başlarken, Denizlispor maçın ilk 10 dakikası ile 25. ve 40. dakikalar arasında sergilediği futbolun yanına yaklaşmıyordu. 52. dakikada Holosko‘nun o bildiğimiz sağdan fırtına gibi ilerleyişine şahit olduk, vurmak yerine daha müsait pozisyondaki arkadaşı Bobo’ya da aktarışı başarılıydı ancak, Bobo bir an gecikince Özden‘den sekip yön değiştiren topu, topa vurulduğu anda ofsayt olan Ekrem Dağ ağlara gönderse de haliyle gol değeri kazanmadı. Oyunun kontrolünü tamamen eline alan Beşiktaş için maç rahat şekilde geçiyordu 2. yarı tabi İbrahim Kaş’ın hataları da can sıkıyordu. Hem rakibe sert girip atılma riski taşırken, hem raibe sıkça top kaptırırken, hem toplara müdahale edemezken 70. dakikada Rüştü’nün “Bırak” dememiş olmasının veya Rüştü “Bırak” demese bile, Rüştü’nün topa hareketlenişini görmemesinin imkansız olduğu bir pozisyonda hiç yoktan topu kendi ağlarına göndermesi işten bile değildi. İyi oynamayan, ısrarla hata yapan ve atılma riskini derinden hissettiren Kaş’ın 90 dakika sahada tutulması da Denizli’nin bilindik şovlarından biriydi aslında. Kenarda Necip ve Ernst’i görünce Kaş ve Fink’in oyundan alınıp, Toraman’ı sağ beke çekip 4-3-3′te daha etkin bir performans göreceğimizi zannettik ancak daha önce defalarca söyledik ya, tahmin edilemezlik özelliğini konuşturdu yine Denizli ve beklenen şekilde Fink’i oyundan almasına rağmen, beklenmeyen şekilde Delinho’yu oyundan aldı ve onun yerine defansın soluna, genel olarak beğenmediğim ancak bu maçta, maçın en iyi adamı olan, Beşiktaş’ın birçok hücumunda etkin rol alan Ekrem Dağ’ın yerleştirilmesi garipti. Sonraki süreçte de Denizlispor birazcık kıpırdasa da skoru değiştirecek bir gol bulamadı ve Beşiktaş düşmeme mücadelesi veren, son 2 haftadır da kazanan Denizlispor’a karşı kritik öneme sahip bir 3 puan kazandı.
Yazı boyunca çokca değindik kendisine ancak bir şey sormak isterim, bu takımda sezon başında Toraman varken, Erhan Güven varken, Rıdvan Şimşek gibi bir pırlanta varken, yeri geldiğinde Ekrem Dağ varken sorarım İbrahim Kaş ne demeye sağ bek olarak -üstelik bedavaya gitmişken- 1 milyon Euro bedelle kiralanır? Üstelik Serdar Kurtuluş gibi birini de gönderiyorsunuz! Eğer stoper mevkisinde kadro derinliği yaratmaksa amaç, neden sağ bek oynatılıyor bu adam? Adam mı yok onun yerine? Bugün Erhan Güven neden gönderildi? Rıdvan Şimşek oynadığı hiçbir maçta sırıtmamasına bilakis çok iyi performanslar sergilemesine rağmen nerede? Bu maçta Toraman beke çekilip, Ernst’in sakatlıktan yeni çıkması göz önüne alındığında Necip-Fink ikilisi daha verimli olmaz mıydı? Bu İbrahim Kaş’ın, bir sağ bek olarak, gönderilen Serdar Kurtuluş’tan ne fazlası vardır? Tapusu Beşiktaş’ta olan Rıdvan Şimşek, “Kiralık” İbrahim Kaş’tan ne kadar kötü oynayabilirdi bu maçta? İhtiyaç, bedel, gelen, giden dengesine bakıldığında mantık kırıntısı göremiyorum şahsen. Sırf İbrahim Kaş oynatılacak diye, oturan, verimli olan, pozisyon bulan, pozisyon vermeyen sistemin dişlilerine çomak sokmak hangi mantığa sığar?
Sonuç olarak Denizli tahmin edilemezliği ve işleyen sisteme çomak sokma hevesleriyle geri dönerken, diğer Denizli de düşmeme adına geri dönme çabasını sonuna kadar gösterme gayretindedir fakat oyunları yetecek gibi görünse de, bakalım zaman buna yetecek mi?
Mevlüt Sarı: Rahat Antalya, Bitik Sivas (Bravo Yalçın Ayhan!)
Mart 15, 2010
![]()
Sivasspor’un bu sezonki performansına bakarak, bu maçı Antalyaspor’un kazanması sürpriz değildi ancak ligin en iyi defans ve orta saha hatlarına sahip takımlardan biri olduğuna inandığım Antalyaspor’un bu denli rahat, bu denli kendisini sıkmadan, bu denli “göze hoş gelen” futbol oynayarak bu denli net bir skorla galip gelmesini beklemiyordum açıkcası.
Cem Top: Timsah, Tarzan’ı yedi
Mart 14, 2010
![]()
Bursa Atatürk Stadında oynanan Bursaspor – Manisaspor maçının kırılma anı olarak, devrenin son anları oynanırken Manisaspor’lu Burak Özsaraç‘ın Ali Tandoğan‘a yaptığı akıl almaz penaltı gösterilebilir. Dimitar Ivankov‘un gole çevirdiği bu penaltı neticesinde soyunma odasına moral üstünlükle gidecek takımın adı değişirken; maçın, zirvenin belki de sezonun kader anlarından birinin yaşandığını ilerleyen haftalarda idrak edebiliriz. Soyunma odasına 0-0 gitmenin maçın ilerleyen bölümlerinde Bursaspor’u bir cenderenin içine hapsedeceğini, stres yükünün Manisasport lehine çalışacağını Reha Kapsal da planlamış olmalı ki, takımını sahaya ilginç bir anlayış ile sürdü. Bu anlayışa göre top Manisaspor’da iken gol bölgesindeki Isaac’e Simpson ve Güven’in katılımlarıyla sistem 4-3-3′e dönüyor, Bursaspor ataklarında ise orta alanda beşli bir blok oluşturuluyordu. Tüm bunları yaparken defans bloğunu da kalesinden fazlaca uzaklaştırmayan Manisaspor, bu haliyle “akordeon” misali oyunun boyunu uzatıp kısaltmak durumunda kalıyor dolayısıyla fizik güç bakımından cepten yiyordu. Anlayacağınız, 45.dakikadaki penaltı golüyle maça dair dillendirebileceğimiz tüm avantaj ve dezavantajlar yer değiştirmiş oldu. Bursaspor cephesinde Volkan Şen’in yokluğundaki klasik yapılanma yine sahaya yansıdı ancak birbiri ardına aldığı fauller sonrası Sercan’ın yıpranmasıyla Ertuğrul Sağlam’ın kenardan müdahalesi geldi. Tugay ileri uca geçerken Sercan’ın kanada alınması, skor avantajını elde etmiş Bursaspor için kontratak tehdidinin çeşitlendirilmesi anlamına geliyordu.
Karşılaşmanın ikinci yarısında kaybedecek bir şeyi olmadığından anlayış değiştirmek durumunda kalan Manisaspor’un defansını öne çıkararak ve risk alarak oynamasıyla işin rengi değişti. Ozan İpek, Sercan, Batalla ve Turgay gibi geniş alanda etkili olabilen gol silahlarına karşı bu anlayış belki intihar demekti ama düşme hattındaki Manisaspor için uygulanabilecek farklı bir “B Planı” olamazdı. Erteleme maçında Kasımpaşa önünde skor üstünlüğünü ele geçirdikten sonra oyunu kendi yarı sahasında kabullenen Ertuğrul Sağlam, ilerleyen bölümde benzer bir hamle yaparak Batalla ile Bekir Ozan‘ı değiştirdi ve deyim yerindeyse takımını ikinci bölgede pusuya yatırdı. Bu şekildeki bir oyunda ya Manisaspor evindeki 12 maçta sadece 6 gol yiyen Bursaspor’a gol atma başarısını göstererek rakibinin kimyasını bozacak ya da ava giderken avlanacaktı.
Bursaspor’un, başarılı futbolcusu Sercan‘ı satması durumunda yerine hazırladığı genç yetenek İsmail Odabaşı‘nı Kasımpaşa maçı sonrası bu karşılaşmada da izleme fırsatı bulduk. Volkan Şen ve Sercan’dan sonra 18 yaşındaki İsmail’i de izleyince Bursaspor’un pırpır forvet membasını keşfettiğine kanaat getirdik. Altyapılarına sırtlarını dönen büyük kulüplerimize kapak mı örnek mi olsun orasına siz karar verin.
Son bölümde Reha Kapsal, Momha ve Ergin Keleş hamleleriyle giderek artan ölçüde risk aldı ve kanaatimce doğruyu yaptı. Bu esnada savunmada verilen açıklar Bursaspor forvetleri tarafından değerlendirilemedi ama 89′daki duran topta kaptan Ömer Erdoğan‘ın kafasından gelen gol hem tribünleri hem de futbolcuları rahatlattı. Sahip olduğu ivme ile Bursaspor zirvede kendinden emin bir duruş sergiliyor ama bazı anlı şanlı yorumcularımız gibi “devrim geliyor devrim” temposu tutmak için henüz erken olduğunu düşünenlerdenim. Bu hükmü verebilmek için Bursaspor’u en azından ilk yarısı 0-0 biten ya da işlerin ters gittiği bir maçta seyretmeliyiz. Kalan maçların hepsi Bursaspor’un istediği şekilde cereyan edecek dersek, yeşil-beyazlılar adına Pollyanna’cılık oynamış oluruz. Bu devirde Pollyanna’ya bayanlar liginde bile yer yok.
Mevlüt Sarı: Beşiktaş’ta sistem kuruldu
Mart 11, 2010
![]()
18. Hafta’da oynanması gereken fakat ertelenen bu maçı “24. Hafta Maçı” olarak düşünürsek, Mustafa Denizli‘nin çıkaracağı kadroyu ilk defa tutturma başarısı gösterdi pekçok kişi. Gündüz birkaç arkadaşla ettiğimiz muhabbette kadro konusunda Ernst‘in sakat olması, İbrahim Kaş‘ın cezalı olması, Kayseri maçında defansın önündeki emniyet subabı aşısın ın tutturulduğu Toraman gerçeği göz önündeyken, çıkan ilk 11 de sürpriz değildi. Ha Mustafa Hoca’nın sırf tahmin edilemeyen olmak için Necip‘in yerine Uğur‘u oynatma ihtimallerini de göz önünde bulundurduk ama Hoca öyle bir maceraya atılmadı.
Gerek maç kadrosu, gerek tribünlerin dolu ve coşkulu olması, gerek “iyi oyun” bağlamında istikrar çabası, gerekse de İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un atak oynamaya gayret eden bir anlayışa sahip olması maçın tempolu geçeceğinin habercisiydi.
Beşiktaş’ın taraftarın da etkisi ile maça iştahlı başlaması, hızlı oynamaya gayret etmesi ve İBB’nin buna ayak uyduramaması İBB’li oyuncuların yoğun şekilde faul yapmasına sebep oldu. Yunus Yıldırım’ın yoğun şekilde gerçekleşen fauller sonucunda arkadan yapılan fauller de dahil olmak üzere kartına başvurmaması oyunda ciddi elektriklenmeler olacağı düşüncesi yarattı ancak, Beşiktaş öne geçtikten sonra takımlar soyunma odasına girince nedense bir sakinlik çöktü iki takıma da ve ikinci yarı, ilk yarıdaki kadar durmadı.
İlk yarıda oyunun mutlak hakimi olan ve devamlı golü düşünen Beşiktaş; Bobo‘nun ayağından, Ekrem‘in topa vuramadığı kafasından kaçırdığı gollerle taraftarı strese soksa da, takım strese girmeden sakin, sabırlı davranıp, ısrarla golü aramaya devam etti ve Delinho’nun ilk pozisyonunda ofsayt olan pozisyonun devamında Bobo’nun en iyi yaptığı şeylerden biri olan sırtı kaleye dönükken topu alıp, dönüp, boş gördüğü yere vurarak golü yapması ve soyunma odasına 1-0 galibiyetle gidilmesi takıma da, taraftara da büyük moral oldu.
İlk yarıdaki gerek iyi futbol, gerek savunma başarısı, gerek etkili pozisyonların bulunması, Denizli’nin yeni sisteminin bir eseriydi ve Denizli bu defa sistemi oturttu gibi. 4′lü defans bloğunun önüne Toraman’ı yerleştirip, öndeki iki ön liberonun daha ileri noktalarda konumlandırılması, hem bu oyuncuların topa basarak ilk savunma hattını oluşturmaları, hem de top kapıldığında hücum organizasyonunda etkin bir role soyunmalarını sağladı. Maça böyle başlayıp, maçın gidişatına göre oyun içinde oyuncuların yerini değiştirerek 4-3-3′e dönülmesi ise takımın ne kadar değişik bir karakterinin olduğu, birçok şeyi yapabildiğinin aslında Beşiktaş’ın ne kadar sıradan gibi görünse de, kadro genişliği bakımından ligin belki de en iyi takımı olduğunun göstergesidir. Tabi, 4-3-3 gibi bir sistemde hedef forvet olarak Ekrem Dağ gibi bir arkadaş olunca, skorun daha da genişlemesi olasılığı azalıyor.
İkinci yarıda genel olarak oynanan 4-3-3′te de oyun disiplininden kopmamakla beraber, İBB’ye daha geniş alanlar bırakan Beşiktaş 2. golü, İBB defansının uyuduğu ancak Ferrari‘nin müthiş hamlesi ile sahada o anda en uyanık adam olduğunu gösterircesine attığı ara pas ile Holosko golü bulup, taraftar ile bütünleşiyordu. Bu noktadan sonra taraftar coşmuş, kah “Sen benim her gece efkarım” diyor kah “Dale Şov” yaparak yönetmenin kendilerini göstermesini sağlıyordu. İşte bu noktada Ekrem Dağ’ın ileri 3′lünün ortasında hiçbir şey verememesi ortadayken, taraftarın keyfini hiçbir şey bozamayacakken, defalarca eleştirdiğimiz Nihat‘ın oyuna girmesini neden sağlamadı acaba? Nihat kazanılacaksa, bundan daha uygun bir ortam var mıydı? 75. dakikada oyuna girse böyle bir ortamda hata yapsa bile asla baskı oluşmazdı Nihat’a ancak, Denizli nedense garip şekilde Uğur’u aldı oyuna Necip’i alkışlatmak adına. Necip’in alkışlatılması güzel bir şey ancak, Nihat ne olacak?
Sonuç olarak Beşiktaş çok iyi oynayarak ve hak ederek kazandığı bir karşılaşma oldu İnönü’de. Fenerbahçe’nin kötü futbolu, Galatasaray’ın istikrarsız futbolu karşısında son haftalardaki iyi, isteyen, iştahlı futbol, Beşiktaşlıları da şampiyonluk adına büyük umutlara sevk etti.
Mustafa Denizli Beşiktaş için deneye deneye artık en uygun sistemi kurdu ve görülüyor ki, sistem başarılı şekilde işliyor. Pozisyon vermeyen, bol pozisyon bulan bir takım haline geldi Beşiktaş. Artık pozisyon bulma sıkıntısı çekmeyen, bulduklarından da mutlaka gol çıkaran bu takım şampiyon olamazsa İnönü’deki Kayseri, Bursa ve Galatasaray maçlarına yanar çokca.
Tabi, bir de Bursa gerçeği var. Bursa ve Beşiktaş bu şekilde giderlerse ligde şampiyonluk her iki takım adına da 34. Hafta’da Bursa’da çözülebilir. Çözülecekse bu düğüm Bursa’da, varsın çözülsün ancak, o maçta şampiyon bu iki takımdan biri olacaksa da her iki takımın taraftarları -Bursaspor ve Beşiktaş Taraftarları- şampiyon takıma da, o takımın taraftarına da saygı duysun.
Cem Top: Asılacak düdük çok
Mart 8, 2010
![]()
Lider Galatasaray’ın Eskişehir deplasmanından alacağı sonuç, yalnızca Galatasaraylıları değil ilk 6 sıra içindeki tüm takımları yakından ilgilendirdiğinden bu Pazartesi maçına ilgi de büyük oldu. Ev sahibinde Jaycee ve Aydın gibi süratli iki futbolcunun sakatlıkları belli ki, Rıza Çalımbay‘ı hazırlıksız yakalamıştı.
Mücadelenin ilk yarısı Eskişehirspor açısından kontratağa o kadar elverişli bir oyun şekliyle oynandı ki, eminim Rıza Çalımbay kadar Jaycee ve Aydın da maçı izlerken dövünmüşlerdir. Rijkaard’ın genel şablonunu bozmadığı bu deplasmanda Galatasaray, Caner dışında klasik kabul edebileceğimiz defans dörtlüsünün önünde Ayhan ve Mehmet Topal‘ı yerleştirmiş, bu iki ismin dalgakıranlığında Elano‘ya da playmaker gömleği giydirmişti. İlk 45 dakikaya baktığımızda ev sahibi Eskişehirspor’un gömülerek oynaması ve Galatasaray’ın da defansını orta alana kadar çıkarması oyunun dar alanda sıkışmasına neden oldu. Gerek görevi gerekse de yetenekleri itibariyle düğüm olmuş oyunda ipin ucunu bulması gereken Elano, kendisinden bekleneni bir kez (31.dakikada) yaptı, o pozisyonu da Jo cömertçe harcadı.
Eskişehirspor’da dikkatimi çeken bir diğer nokta, kadroda “sol açık” tabir ettiğimiz nitelikte bir oyuncuya duyulan büyük ihtiyaç oldu. Daha önce Mehmet Yılmaz‘ın sol açıkta oynadığı bir maç izlemiş ve bu durumu hayli yadırgamıştım. Galatasaray karşısında da gerçek yeri “orta alanın ortası” ya da “forvet arkası” olan Sezer Öztürk‘ü izledim ve buna “yokluk” dışında bir anlam yükleyemedim. Zaten genç futbolcu da bir çok pozisyonda içeriye yönelerek ve yerini kaybederek oynadı. Sezer’in göbekte olduğu maçlarda eminim Eskişehirspor, çok daha organize hücumlar geliştirecektir. İlk yarının genelini kendi yarı alanında geçiren kırmızı-siyahlılar, yalnızca bir kez ileride şok baskı uyguladılar onda da Koray’ın “kolunu da kullanarak” attığı golle üstünlüğü ele aldılar.
İkinci 45 dakika yine Koray’ın hücum bölgesine ”special guest star” olarak sızdığı bir pozisyon neticesinde 2-0 olarak başladı. Bu golün getirdiği şok etkisinin de Galatasaray’ı bir 10 dakika için sersemlettiğini belirtmek gerekiyor. Gol sonrası kademeli olarak hamle yapan Galatasaray kenar yönetimi; Giovani Dos Santos ve Emre Çolak‘ı alarak savunmaya çekilecek Eskişehirspor defansı üzerine tabiri caizse çökmeyi planladı. Dos Santos’un hareketlilik kazandırdığı sağ kanattan gelişen bir akında Bülent Kocabey‘in yaptığı harekete penaltı kararı veren hakem Bülent Yıldırım, 72.dakikada maçtaki ikinci fahiş hatasını yaptı.
Skorun 2-1′e gelmesiyle sarı-kırmızılı futbolcuların hücum iştahı kabardı ama aynı zamanda Galatasaray’ın orta sahası da boşaldı. 80′de Mustafa Sarp‘ın bu bölgeye monte edilmesi de sorunu çözmeyince uzatmalarla birlikte kalan 14 dakika Eskişehirspor’un kontratak tehdidi altındaki bir Galatasaray baskısı izlememize yol açtı. Kalan dakikalar sarı-kırmızılı takımı puanlara ortak edecek golü getirmeyince, Kasımpaşa önünde şampiyon ilan edilen sarı-kırmızılı takım bu kez eleştiri yağmuruna şemsiyesiz biçimde tutulmak üzere İstanbul’un yolu tuttu. Oysa bu istikrarsız görüntünün nedeni uzaklarda aranamayacak kadar basit. Kasımpaşa oyunu kendi yarı alanında olduğu kadar rakip yarı alanda da oynamayı seven bir takım olduğundan Galatasaray’ın yıldızlarına parlayacakları alanları bırakmıştı. Eskişehirspor, hakem hatasıyla da olsa skor üstünlüğünü ele geçirip kapanınca aynı ayaklar dar alanda ve markaj altında bocaladılar. Son bir yorum da Bülent Yıldırım hakkında yapalım. Son dönemin moda deyişiyle “düdük asacak” bir performans sergileyen Yıldırım, hem Eskişehirspor’un golünde hem de Galatasaray’ın penaltısında hatalı karar verdi. Yalnız kendisini ipe çekmeden önce yöneticilerin “düdük asma” konusunu gündeme taşımasıyla, hakemlerin çuvallamasının aynı döneme geldiğine dikkatinizi çekmek isterim.
Mevlüt Sarı: Özdilek Böyle Diledi
Mart 7, 2010
Aslında sevmem böyle cinaslı uyak kokulu başlıkları ancak, tam tabiri ile böyle bir maçtı Fenerbahçe-Antalyaspor karşılaşması. Tıpkı, 2 hafta evvelki Antalyaspor-Eskişehirspor karşılaşması gibi. Tıpkı ilk yarıdaki Antalyaspor-Fenerbahçe karşılaşması gibi. Tıpkı, ilk yarıdaki Antalyaspor-Galatasaray karşılaşması gibi. Tıpkı geçtiğimiz sezonun 27. haftasındaki Sivasspor-Antalyaspor karşılaşması gibi.
Cem Top: Fikstür avantajı mı dediniz?
Şubat 28, 2010
Avrupa Ligi’ne veda ettikten sonra yara sarmak amacıyla Atatürk Olimpiyat Stadında İ.B.Belediyespor karşısına çıkan Fenerbahçe, deyim yerindeyse kabus gibi bir “ilk 45 dakika” oynadı. Olimpiyat Stadında hatırı sayılır bir kalabalık oluşturan Fenerbahçe taraftarları da zaman zaman yükselen homurtuları ile görülen kabusun aktörleri arasında sayılabilir. Eksiklerden kaynaklanan dar kadro yapısında Fenerbahçe teknik direktörü Christoph Daum, alışılmış sistemine bazı rötuşlar yapmak durumunda kaldı. Gökhan, Bekir, Bilica ve Santos‘un oluşturduğu defansın önünde Selçuk tek kalıyor; Vederson, Emre ve Deniz ise Alex – Güiza ikilisinin oluşturduğu hücum hattı gerisinde bir üçlü halinde yer alıyordu. 4-1-3-2 ya da 4-1-3-1-1 şeklinde adını koyabileceğimiz bu sistemde iki yumuşak karın, görev bölgeleri itibariyle Selçuk ve Deniz’di ki, zaten taraftarın tepkisi ile bu oyuncuların bekleneni veremedikleri de tribün tarafından tescillendi. “Tek ön libero” şeklinde nitelenen oyun anlayışında bu tek ön liberodan hem fizik mücadele ile top kapabilecek hem de ileri oynayıp oyun kurabilecek yetenekleri sergilemesi beklenir. Fenerbahçe’de bu göreve soyundurulan Selçuk ise yıllardır top kapma becerisiyle tanıdığımız ama teknik kapasite bakımından hep eleştiri konusu olmuş bir isimdi. Hal böyle olunca da İ.B. Belediyespor’un üçlü hücum hattı Fenerbahçe defansı üzerine baskı uyguladığında bloklar arasındaki bağlantıyı kolaylıkla kesti. Benzer biçimde görev aldığı bölgeden hem içe kat ederek hücumlara katılması hem de zaman zaman Gökhan Gönül’ün önünü kapatması beklenen Deniz de çizgi oyuncusu olmadığından maç içinde bocaladı. Neticede hücum kulvarları tıkanan Fenerbahçe cepheden şişirdiği toplarla Marcus – Barbosa ikilisine antranman yaptırırken, kontradan yediği golle de devreyi 1-0 geride tamamladı.
İkinci yarıya başlayan Fenerbahçe’de sistem yeniden 4-4-1-1′e dönerken, Daum da bizimle benzer tespitleri yaptığını oyuna müdahaleleriyle gösterdi. Selçuk ve Deniz’in yerlerine oyuna dahil olan Cristian – Deivid ile sarı-lacivertli takımın topa hakimiyeti arttı. Bu yarıda daha hırslı ve istekli bir görüntü çizen Fenerbahçe, 57′de Gökhan’ın sürüklediği atakta Alex ile skora dengeyi getirdi. Bu dakikadan sonra maçta ardı ardına kırılma dakikaları yaşanmaya başladı. Yediği gol sonrası savunmasını yeniden ileride kurmaya başlayan Belediyespor oyunu dengelerken, 69′da gole giden Güiza’yı düşüren Ekrem’e kırmızı kart göstermeyen hakem Fırat Aydınus bence önemli bir hata yaptı. 79.dakikada Alex’in rakibine yaptığı kasti faul sonrası ise bir başka kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Bu dakikada kaptan Alex De Souza‘nın ihracı doğru karardı ama bu kırmızı kartın etkileri, Fenerbahçe’nin sahada bir kişi eksik oynamasından çok daha önemliydi. Topu dolaştırma konusunda becerili bir takım olan Belediyespor, topun hakimiyetini kısa sürede ele alıp üstünlük sayısını bulurken, sarı-lacivertli takımda ise her an herşeyi yapabilecek kaptanın oyun dışı kalması psikolojik olarak da sıkıntıya girilmesine yol açtı. Son dakikalarda Daum’un bilindik Gökhan Ünal hamlesi de şişirme toplarda sonuç vermeyince Fenerbahçe sahadan mağlubiyetle ayrıldı. Sarı-lacivertli takımın ligin ikinci devresindeki performansına baktığımız zaman, oynadığı 6 maçta 8 puan topladığını ve tam 10 puan kaybettiğini görüyoruz. “Çok büyük fikstür avantajı var.” nidaları eşliğinde ligin ikinci devresine başlayan sarı-lacivertliler, ilk yarıda 8′de 8 yaptığı dönemi mumla aratıyor. Bu durumun oluşmasında sakatlık ve cezaların da etkisi var ama kayıpları salt bu sakatlık ve cezalara bağlarsanız Fenerbahçe’ye kötülük yapmış olursunuz.
Mevlüt Sarı: Tuhaf Kadro, Garip Diziliş, Harika Oyun, Kötü Niyetli Hakem
Şubat 28, 2010
![]()
Ligin en az gol yiyen takımı ile en az gol yiyen 2. takımı arasındaki maçın nasıl geçeceğini düşünürken, maçtan önce esame listesini gördüğümüzde “Ne alaka?” dediğimiz türden bir kadroydu Mustafa Denizli‘nin çıkardığı ilk 11. Bobo, Tello hadi Ekrem‘i de katalım bu listeye bu 3 futbolcuyu saymazsak, kaleci ile beraber tam 8 adet gol yememeye yönelik adam sahadaydı. Her ne kadar Ernst ve Fink‘in hücuma katkılarını yadsımasak da, bu adamların esas görevi “top kapmak” ve kaptığı topu ileriye aktarmak. Yani, öncelikli amaç kesiclik ve savunma. Sonuçta kadroyu görünce, kendisinden sonra ligin en az gol yiyen takımına karşı, bu sezon ligdeki maçları içinde savunması en katı takımın çıkmasına anlam verememiştik.
Kalede Rüştü, İbrahim Kaş, Sivok, Ferrari ve Delinho (İbrahim Üzülmez)’dan oluşan savunma, hemen önlerinde orta saha ile aralarında bir yerde Toraman bu 6′lının önünde Ernst ve Fink onların önünde ise sağda Tello, solda Ekrem Dağ en uçta ise Bobo.
Maç işte, “Bu takım kimle ve nasıl hücum yapacak?” şeklindeki düşünceler içinde başlarken, 2. dakikada çok iyi bir hücum organizasyonunda Fink’in doğru yere doğru gönderdiği topu, Tello doğru bir vuruşla ağlara gönderirken erken gelen bu gol Beşiktaş açısından olumlu bir etki yaparken, Kayserispor’u ise acelecileğe sevk ederek oyundan kopardı mantalite olarak.
Beşiktaşlı oyuncular bu sezon neredeyse hiçbir maçta yapmadığı şekilde akıllıca “pres” yapıyorlardı ve bu presin sonucunu da tehlikeli şekilde pozisyona dönüşebilen bir atağa çevirebiliyorlardı. Kayserispor ise özellikle takımın orta sahası acelecilik ve gereksiz heyecan içerisinde olması bu top kayıplarına sebep olmaktaydı. Beşiktaş’tan sonra en az gol yiyen takım olarak “savunma” takımı olan Kayserispor kaptırdığı topların bedelini “tehlikeli pozisyon” olarak ödemekteydi. Golden sonra Tello’nun harika attığı topu iyi kontrol edip, iyi şekilde vuran Bobo’nun topu direkten dönerken Beşiktaş kaçan gole, Kayserispor ise verdiği pozisyona anlam veremiyordu. Tolunay Kafkas da, Bayram‘ın oyunda alıp, hücumcu Treoisi‘yi saha sürüyordu henüz 20. dakikada.
Sonraki dakikalarda da Kayserispor’un her çabası daha pozisyon olma ihtimali bile olmadan eriyip Beşiktaş’ın tehlikeli atağına dönüşüyordu. Artık bilmem kaçıncı top kaptırmalarının birinde Aydın’dan topu kapan Tello adını günün adamı olmaya adamıştı bir kere ve harika bir topuk pası ile Bobo’yu topla buluştururken, Bobo futbolun bir “takım” oyunu olduğunu gösterircesine topu bomboş gelen Ekrem’e aktardı, Ekrem’e topu ağlarla buluşturmak kalmıştı dakikalar 30′u gösterirken.
İlk yarı Beşiktaş’ın top kapmaları, Kayserispor’un top kaptırmalarıyla geçti. Kayserispor’un top kaptırmaları Beşiktaşlı oyuncuları öylesine etkilemişti ki, topu kapan artık öncelikle pası değil, birkaç kişi çalımlayıp dikine doğru rakip kaleye inmeyi düşlemekteydi.
İkinci yarı başlarken ligin en az gol yiyen 2. takımı Kayserispor’un, kaleci dahil 8 tane ilk görevi “savunma” olan adamdan oluşan bir takımdan 3,5 pozisyon ve 2 gol yemesine neden olan hatalara ne gibi çareler üreteceğini düşünürken başladı. İlk yarıdan pek farklı değildi Kayserispor. Yana paslarla oluşan bir “pas başarısı” ve “topa sahip olma” başarısı ancak buna mukabil pozisyon üretememe, dikine yol alamama gibi eylemlerle beraber kritik top kaptırma eylemleri de devam etmekteydi. Kayserispor bu denli kötüyken kaptığı toplarla Kayserispor defansını dengesiz yakalayan Beşiktaş’ta bazı oyuncular fazla gaza gelip bireyselliğe dalınca hücumlardan eli boş dönüyordu. Dakikalar 80′i gösterdiğinde Mısırlı futbolcu Mohammed’in orta sahadan çıkardığı uzun topta Beşiktaş defansı “uyuyunca” Makukula Kayserispor’un maç boyunca bulduğu tek pozisyonu değerlendirip ligdeki 16. golüne ulaşıyor, Beşiktaş’ı ise maçın bitimine 10 dakika kala strese sevk ediyordu.
Golden sonra Kayserispor tempoyu arttırmak için çabalayıp oyunu rakip yarı alana büyük oranda yıksa da pozisyon bulamayınca yapacak bir şeyi de kalmıyordu.
Sonucu itibariyle Beşiktaş’a ligin ilk yarısındaki Kayserispor, Bursaspor ve geçen haftaki Galatasaray maçlarına yanmakla beraber, rakiplerinin puan kaybetmesini bekleyerek şampiyonluk hesapları yapmak kalırken, Kayserispor’a bir savunma takımı olarak, başka bir savunma takımından nasıl bu kadar çok pozisyon yediğini hesap etmek kalıyordu.
Gelelim maçın hakemine. Beşiktaş bu maçı kaybetmiş olsaydı emin olun ki, çok şey olurdu hakemle alakalı. İlk yarıda ceza sahasının hemen dışında Kayserili oyuncu topu koluyla kontrol ediyor İlker Meral “devam” diyor. Olabilir, görmemiştir, yardımcı da uyumuş olabilir ancak, arkadan yapılan ve ani atak kesen Kayserispor müdahalelerine eli cebinde hızla geldiği halde kart çıkmıyorsa buna mukabil faul bile olmayan Tello’nun topu taca gönderdiği pozisyonda Tello’ya sarı kart çıkıyorsa, ikili mücadelede yere düşen Kayserili oyuncu olurken anlamsızca “faul” düdükleri çalınıyorsa, buna mukabil Kayseri lehine faul verilen mücadelelerde yerde kalan oyuncu Beşiktaşlıysa “devam” deniyorsa ve nedense yapılan hataların “iyi niyetli” olduğuna inanası gelmiyor insanın. Hele son dakikalarda Fink’in rakibinden topu söküp ceza alanına doğru koşmaya çalışırken rakibin iki eliyle Fink’in belini arkadan tutup yere indirmesine bile kart çıkaramıyorsan, “iyi niyet” veya “hakemler de insan” değerlendirmeleri çok farazi kalıyor. Maç içindeki takdir haklarını Kayserispor’dan yana kullanmasına “öyle görmüştür” desem bile, o son dakikalardaki Fink’in arkadan “kasti şekilde” çekilmesine kart çıkar-a-mamasını gördükten sonra İlker Meral Şampiyonlar Ligi Finali de yönetse, karakteri bellidir nazarımda.
Bu maçta İlker Meral kötü niyetle maç yönetmiştir veya moda deyimle birçok pozisyonda “yüreği” yetmemiştir. Kim bilir, Mehmet Özhaseki’nin Hakan Sivriservi’nin hakemlik formasını astırtmasını aklına getirmiş “Neme lazım ben takdir haklarımı Kayseri’den yana kullanayım da, kim ne yaparsa yapsın” demiştir.
Maç sonunda aklımızda kalan da, tuhaf bir şekilde savunma özellikli ve garip dizilişe sahip bir takımın ligin en az gol yiyen 2. takımına karşı 6 net pozisyon yakalamakla kalmayıp iyi bir oyunla rakibini devirmesi ile çok basit ve açık pozisyonlarda bile garip düdükler üfleyen kötü niyetli bir hakemdi.
Mevlüt Sarı: Şart Mıdır Çekilen İşkence Üzerine Zevksiz Bir Futbol Resitali(!) Sunmak?
Şubat 27, 2010
Ne zaman sonunda “maçı yazmak” için izlemeyi hedeflesem Antalyaspor maçlarını, mutlaka bir takım olaylar gelişiyor ve maçtan daha ön plana yerleşiyor bende. İstiyorum ki; maçı yazayım, futbolcuları yazayım, golleri yazayım falan ancak futbolun dışında olan buna mukabil ülkemizin futbol gerçeğinin ta kendisi olan olaylar her şeyi berbat ediyor.
Cem Top: Beşiktaş 2 puanı ilk yarıda kaybetti
Şubat 21, 2010
Her iki takım açısından da büyük önem taşıyan derbi hakkında “Rijkaard, Beşiktaş’ı iyi etüt etmiş” desem, biliyorum ki sıradan futbolsevere haksızlık etmiş olacağım. Geçmiş haftalarda kahvede pişpirik oynarken göz ucuyla maçları takip etmiş bir vatandaşa “Bu sezon Beşiktaş’ı nasıl buluyorsun?” diye sorsanız alacağınız cevap muhtemelen “Gol atamıyorlar,”olurdu. İşte bu yüzden Rijkaard’ın fizik açıdan yıpranmış takımını topun gerisinde bırakıp kontratak kovalamasını ve topun hakimiyetini Beşiktaş’a bırakmasını fazla eleştirmemek lazım. Böyle bir düşünce ile geride iyi kapanırsanız en azından bir puanı almanız neredeyse garanti. Yirmi haftadır takımının gol yollarındaki kısırlığına çözüm üretememiş Mustafa Denizli‘nin bu maçta “Evreka!” diye haykırması beklenmiyordu, sonuç itibariyle öyle de oldu. Beraberlikte canı fazla sıkılmayacak Galatasaray, bir puanı alarak ikili averaj durumunda da rakibinin önüne geçti.
Karşılaşmanın ilk devresi bariz biçimde Beşiktaş üstünlüğüne sahne oldu. Siyah-beyazlı takımda defansın önünde görev yapan Fabian Ernst ile Michael Fink öyle bir 45 dakika çıkardılar ki, bu peformanslarını sezon geneline yayabilmiş olsalar Beşiktaş bugün liderlik koltuğunda oturuyor olurdu. Ligimizde “ön libero” olarak anılışlarının aksine bu iki Alman da “orta saha” vasfının oyunun her iki yönünü de tarif ettiğinin bilincinde “Ballackvari” bir futbol oynadılar. Bu devrede sarı-kırmızılı takım da kontrollü oynama konusunda ipin ucunu kaçırıp katı defans anlayışına bürününce baskılı görünen ve pozisyon üreten taraf Beşiktaş oldu. Neticede geçmiş maçlarına oranla daha istekli görünen Nobre, arzulu oyununa rağmen müsait pozisyonlardan yararlanamadı ve takımlar soyunma odalarına 0-0′lık eşitlikle gittiler. Oysa oyunu rakip sahaya yıkma fırsatı bulmuşken Beşiktaş’ın daha etkili pozisyonları üretmesi, Neill – Emre tandemini daha fazla hataya zorlaması gerekirdi. 90 dakika geneline bakınca Beşiktaş’ın kaybettiği 2 puan için ilk 45 dakikaya yanması gerektiği açıkça görülüyor.
Karşılaşmanın ikinci devresine hamle yaparak başlayan taraf Galatasaray teknik heyeti oldu. Belki oyuncu değişikliği anlamında bir hamle yapılmadı ama ilk yarıda ileri uçta görünen Arda‘nın orta alana daha yakın oluşuyla baskı altındaki Elano‘nun ikili Alman cenderesinden (Fink – Ernst) kurtulma şansı doğdu. Bu hamleyle topu daha etkin biçimde dolaştırmaya başlayan Galatasaray, böylelikle Beşiktaş’ın presini de kırmaya başladı. Zirvenin ortağı olmak için 3 puana şiddetle ihtiyaç duyan siyah-beyazlı takımın doğal olarak oyunu domine ettiği dakikalarda Galatasaray da “pusuya yatmış aslan” görüntüsü veriyordu. Sarı-kırmızılı ekibin rakibini gafil avlamak için Keita’nın sürükleyeceği baskın ataklara şiddetle ihtiyacı vardı ama Madrid’in yıldızı İnönü’de sönük kaldı. Sonucu günlerdir merakla beklenen eşleşmede kazanan taraf İbrahim Üzülmez oldu. Öyle ki, maçın son bölümlerinde Keita‘nın İbrahim Üzülmez‘e attığı dirsek nedeniyle ihracı gerekirken tartışmasız gecenin en kötü isimlerinden Tarık Ongun‘un pozisyonu es geçmesiyle bu kırmızı kart çıkmadı.
Kaptanlık pazubandını taktığı günden bu yana varını yoğunu Galatasaray için veren Arda’nın adeta yoktan var ederek attığı golle öne geçen sarı-kırmızılılar, skoru korumaya yönelik hamlelerde bu kez erken davrandı. 72 ve 81′de iki oyuncu değişikliğine giden Rijkaard, 82.dakikada ilk golde hata yapan Sivok‘un kendini affettirmesiyle Beşiktaş’a yakalandı. Genel hatlarıyla derbinin seyrine baktığımızda Galatasaray kenar yönetiminin maç içinde stratejiler değiştirdiğini ancak Beşiktaş’ın kendisini bu noktaya getiren kısır dizilişte -mağlupken dahi- inat ve ısrar ettiğini görüyoruz. Beşiktaş adına Nobre – Holosko – Ekrem ileri uçtayken de Nihat – Bobo – Yusuf üçlüsü oyundayken de sistemin adı 4-3-3. Mustafa Denizli’nin üzerinde etraflıca düşünmesi gereken problem de bu. B planını sadece isimleri değiştirmek üzerine kurgulayınca Beşiktaş bu sezon fazlasıyla puan kaybetti. Gelinen noktada Beşiktaş yine yeni ve yeniden final maçları oynamaya başlayacak. İlk viraj da Kayserispor deplasmanı. Bu zor maçta puan kaybetmek, büyük ölçüde “şampiyonluk şansının kaybedilmesi” demek. Siyah-beyazlı takımın yeniden potaya girebilmesi ise A planı üzerinde ısrar eden Mustafa Denizli’nin hiç olmazsa B planını revize edip 1 santrfor 2 forvetli düzenini çift santrforlu sisteme çevirmesine bağlı. “Kılavuz karga” olmak pahasına kendimi bu gerçeği yazmak zorunda hissediyorum.
Sahadan istediğini alarak ayrılan Galatasaray’da öncelikle Rijkaard – Neeskens ikilisini kutlamak gerekiyor. Daralan kadroyu ekonomik ve akılcı biçimde kullanarak hem Vicente Calderon‘dan hem de İnönü’den avantajlı çıkmayı başaran Galatasaray, Atletico Madrid’i elemesi durumunda arkasına çok kuvvetli bir rüzgar alabilir.



