Herkes Kendi Yoluna
Ağustos 28, 2008
Dün Galatasaray’ın onbirinde Arda yoktu, Hasan vardı. Olmamalı dediğimden değil, Skibbe’nin bu kararı çok tartılışır dediğimden- Bugün ne olduysa Arda 11′de başladı. S.Bükreş hakkında ilk maç öncesinde edecek tonla lafı bulanlar nerden buldu bilmiyorum ama maçlarını izleyemediğimiz, 2-3 futbolcusunu tanıdığımız takımın Ali Sami Yen’de ortaya koyduğu oyun ve 2-2 sonrasında “Galatasaray’ın olduğun yerde umut tükenmez”in sahibi Hagi bunu yine gözümüzün içine bakar söyler miydi acaba? Zaten maça bile gelmemişti.
Cem Top: İşsizlik ve madalyasızlık
Ağustos 17, 2008
8 Ağustos tarihinde start alan dünyanın en kapsamlı spor organizasyonu Olimpiyatlar devam ediyor. Kimi ülkeler aldıkları madalyaların sevinciyle coşadursun, ülkemizde ve kafilemizde beklenmedik ölçüde “başarısız” seyreden oyunların muhasebesi yapılmaya başlandı bile. Bu satırların yazıldığı dakikalarda Türkiye genel madalya sıralamasında 2 gümüş ve 1 bronz madalya ile can acıtan bir konumdaydı. Her fırsatta “70 milyonluk dev ülkeyiz” söylemini dillerine pelesenk yapmaktan gururlu bir haz duyanlar bile konu spor olunca asıl devin karşımızdaki ayna olduğunu nihayet fark edebilmiş görünüyorlar.
Ege Görgün: Anadolu takımı taraftarı olmak…
Ağustos 16, 2008
Anadolu takımı taraftarı olmak emek isteyen, acılı ve kanlı bir uğraştır. Onlar için, yüzde seksen kazanma oranına sahip büyük bir takımın taraftarı olmak çocuk oyuncağı, ecnebilerin diliyle “piece of cake”tir. Peki bir Fenerbahçeli, Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı’nın yüreği her zaman küme düşme ihtimali olan, hiçbir maçına garanti gözüyle bakılamayacak, bütün futbolcuları büyük takımlara gitmek isteyen (para+şöhret+milli forma) küçük bir takımın taraftarı olmaya yeter mi?
Üç büyük İstanbul takımından biri orta sıralardaki bir Anadolu takımı ile maç yapıyor. Maç golsüz berabere devam ediyor. Gerilim gittikçe yükseliyor. Çünkü büyük diye tabir edilen takım bu maçı galip bitiremezse liderlikten olacak. Dakika 80. Hakemin en kötü kabus gerçek oluyor. Ceza alanının çizgisine denk gelen bölgelerde büyük takımın defans oyuncularından birinin eline çarpıyor top. Topun elle oynandığından şüphesi yok ama bu hareketin ceza sahası içinde mi, dışında mı olduğundan tam olarak emin değil. Yan hakemiyle göz göze geliyor. Yan hakemin gözlerindeki telaşlı, ürkek, korkmuş ifadeden, onun da kararsız olduğunu ve kendisine yardım edemeyeceğini anlıyor. Aslında bu biraz para kaybedeceği bir kumar olsa, bahsi hareketin ceza alanı içinde olduğu doğrultusunda oynar, ona sanki öyleymiş gibi geliyor çünkü. Ama bu çok daha fazlasını kaybedebileceği bir kumar. Işık hızıyla olasılıklarını inceliyor. Penaltıyı verse… Haklı çıkarsa sorun yok. Ama akşamki spor programlarında pozisyonun ekrana gelecek ağır çekim görüntüleri hatalı olduğunu gösterirse… Öncelikle koca camia üstüne hücum edecek. Yöneticiler televizyonlara, gazetelere konuşacak.
“Bir daha maçımızda bu hakemi istemeyiz.”
“Gizli güçler yine mi devrede, masabaşı oyunlar mı oynanıyor.”
“Ben hakemler hakkında konuşmazdım ama böyle berbat bir hakem görmedim ben!”
Spor yazarları, özellikle de bu büyük takımla organik bağları olmuş, olan ve olacak olanlar, hakem yazarları, özellikle MHK’ya gıcık olanlar açacak ağzını, yumacak gözünü…
“Biz zaten demiştik, bu hakemlerle lig gitmez diye!”
“MHK uyuyor mu, bu hakemlere göz kulak olmuyor mu?”
“MHK Başkanı adamsa şu sorulara yanıt verir!”
Gayet ufak, gayet insancıl bir hata sonunda hem kötü hakem olacak, hem de namusu, şerefi şaibeli bir hale gelecek.
Diğer yandan, penaltıyı vermese… Anadolu takımının yöneticisi, maç sonrası röportajlarda bu takımın oyuncuları, “Emeğimiz çalınıyor,” diyecek. Belki teknik adam istifa kararı alacak, sakinleşince, yani işlerin ezelden böyle gittiğini hatırladığında (çünkü büyük takımlarda geçen futbolculuk zamanında kendisinin de bu düzenin kaymağını yediğini inkar edecek değil. Efendi adam imajıyla maç sırasında hakemi niceden inceden işleyen o değil miydi!) istifasını geri alacak. Ne kadar gürültü çıkartırlarsa çıkarsınlar, Salı günü medya da, futbolseverler de bir sonraki haftanın maçlarını, yeni iddia kuponlarını, haftanın fantezi futbol takımı kadrosunu düşünmeye başlamış olacaklar. Anadolu takımını sesi en fazla iki gün yankılanacak, isyanlarının yankısı üçüncü gün küçük bir haber şeklinde en içteki spor sayfasında minik bir kutudan duyurulursa ne mutlu onlara… Başat spor programlarının ağır ağabeyleri, “Adamlar, haklı!” deyip gönül alacak, sonra başkanın ne kadar delikanlı adam olduğundan dem vuracaklar, en sonunda da Anadolu takımların makus talihiyle ilgili üç beş beylik yorum yapıp, birbirlerinin kravatlarını ya da ceketlerini övmeye başlayacaklar.
Ben kendimi hakemin yerine koyuyorum. Bu ahval ve şeraitte ben o penaltıyı vermezdim arkadaş. En az zararlı çıkacağım hatayı yapmayı tercih ederdim. Çünkü o anda kesinlikle tartışmalı olan penaltıyı verdiğimde, yukarıda saydıklarıma ilaveten maçın devamında olacakları düşünmek bile istemem. Büyük takımın oyuncularının böyle bir durumda maçı ve seyirciyi çığrından çıkarmak için elinden geleni yapacaklar. Çünkü böyle bir kararı veren hakemin o dakikadan itibaren, vicdan azabı çeken bir katil gibi bunalımda olacağını onlardan iyi kimse bilemez. Her pozisyonda itiraz edecekler, vicdan yapacaklar, seyirciye oynayacaklar… Artık orta sahadaki faulleri bile çalarken zorlanacaktır hakem. Maç en azından beş dakika uzayacaktır örneğin. Büyük takımın futbolcuları ceza alanına girdiklerin de kendilerini yere bırakmaya başlayacaklardır. Hakemin kabusu asıl şimdi başlamıştır.
Aslında bu yazıya “Hakem olmak!” başlığı daha iyi giderdi değil mi?
Değil. Bu yazı tam olarak Anadolu takımı taraftarının taraftarlık hayatları boyunca neyle karşı karşıya olduğunu açık etmektedir. Tek kişilik kabus şeklinde hikaye ettiğim bu olay tribünde eli kolu bağlı oturan taraftar için bir travmadır. Yıllardır tekrarlanan bir travma….
Anlayacağınız, Anadolu takımları büyük takımlarla yaptıkları maçlara daima 1-0 yenik başlarlar. Ama sizi öldürmeyen sizi güçlendirir ya, Anadolu takımı karaftarı çok daha güçlüdür, yani çok daha büyüktür İstanbul büyüğü takımı taraftarlarından. Onlar 1-0 yenik başladıkları halde, hep küme düşme tehlikesi yaşadıkları halde ve en önemlisi hiç şampiyon olamayacaklarını bildikleri halde takımlarından hiç vazgeçmemişlerdir çünkü. Bir Kocaelispor taraftarı olarak benim için büyük takımı tutmak çok kolaydır. Ama soruyorum, Fenerbahçeli’de, bir Galatasaraylı’da, bir Beşiktaşlı’da örneğin bir Kocaelispor, bir Göztepe, bir Eskişehir, bir Sakarya taraftarı olabilecek yürek var mıdır?
Not: Trabzonspor’u dördüncü büyük olarak görmedim ben hiç. Kötü değil, iyi bir şey bu söylediğim. Sivrilen bir Anadolu takımı olduğundan, kontrol edilmesini daha kolay hale getirmek için aralarına almıştır bana kalırsa diğer büyükler Trabzonspor’u. Bizans oyunu yani.
Kadıköy’ün Boğası
Ağustos 15, 2008
Boynuzları görmeyeli uzun zaman oldu. Vakit geldi başka kulüplerle görüştü diye başkanla arası bozuldu, şimdilerde manevi oğlu statüsüne yükselttiği Emre Belözoğlu’nun koltuğunda daha evvel o oturuyordu.
Pele’nin ağzından Siyah İnci, Brezilya ve futbol…
Ağustos 15, 2008
Pele’nin kendi ağzından anlattığı otobiyografisi Goa Yayınevi’nden çıktı. Pele sizi hemen kitabın başındaki önsözde karşılaşıyor ve futbola dair duygularını paylaşıyor.
Cem Top: İki temsilcimize iki uyarı
Ağustos 14, 2008
Şampiyonlar Ligindeki temsilcilerimiz Fenerbahçe ve Galatasaray, 3. Ön Eleme turu ilk maçlarında rakipleriyle 2-2 berabere kaldılar. Fenerbahçe’nin deplasmanda aldığı bu skor kağıt üzerinde elbette ki bir avantaja işaret eder ancak şahsi kanaatim her iki takımımızın da mevcut skorları birer “uyarı” olarak değerlendirmesi gerektiği yönünde. Bu endişemin nedenini en basit biçimde şöyle anlatabilirim; bu geceden sonra ne “Partizan İstanbul’da gol atamaz”diyebiliyorum ne de “Galatasaray Romanya’da çok gol pozisyonuna girer” yazabiliyorum. Anlayacağınız, skorlar ve rakipler umulandan tehlikeli.
Cem Top: Kulüp yönetiminde FC Basel örneği
Ağustos 11, 2008
![]()
Futbola ara verdiğimiz yaz ayları, aslında Joga Bonito’yu iyice özlememiz ve kitleleri peşinden sürükleyen bu oyun hakkında sakin kafayla düşünmemiz adına yararlı oluyor. Liglerin başlayıp, Avrupa mücadelesinin şiddetlendiği kupa maçlarının hafta arasında gündemi meşgul etmeye başladığı günlerin tatlı futbol telaşında gözden kaçan pek çok olgu bu sakin yaz günlerinde zihinlerde daha sağlıklı değerlendirilebiliyor. Tıpkı geçtiğimiz günlerde basında yer alan “Eren Derdiyok Premier League’e doğru” başlıklı haberler gibi…
Cem Top: Ne zaman kaybettik gazozuna maçları?
Ağustos 3, 2008
Bilmem hak verir misiniz? Benim gibi 30’larında olanlar, belki de mahalle aralarında plastik topla döktüren bir neslin koruma altına alınması gereken son temsilcileri…
Cem Top: Hangisi daha tarihi? Anfield Road mu? İnönü Stadı mı?
Temmuz 13, 2008

Aslında her şey ülkemizin üç büyükleri mevcut statlarını kendilerine yakıştıramayınca başladı. Stat genişletme, ek tribün yapımı, maçları geçici olarak başka stadyumlarda oynama gibi mevhumlar o ana kadar futbolseverlerin aklından bile geçmezken, Fenerbahçe’nin uzun ama bir o kadar başarılı “renovasyon” planı neticesinde Şükrü Saraçoğlu Stadyumu Avrupai bir hal aldı.
Cem Top: Hasan Doğan’ı geç bulduk çabuk kaybettik
Temmuz 6, 2008
52 yıllık bir ömür… 35 senelik spor aşkı… 143 günlük T.F.F Başkanlığı… Ve bir haftalık Euro 2008 sevinci…
Aslında gidenin ardından onu anlatabilmek belki de dünyanın en zor işi. En son bu tip bir yazı için klavye başına oturduğumda, “Hocaların Hocası” Gündüz Tekin Onay’ın yüreklerdeki acısı alabildiğine kordu. Eskilerin dediği gibi belki zaman her şeyin ilacı ama ölümün zamansızlığı da kederlerin en acısı.
Federasyon Başkanlığındaki 143 günlük kısa süreli icraatıyla bile gönülleri fethetmeyi başaran, kamuoyundaki dürüst ve samimi imajıyla futbola ilgili ilgisiz çok geniş bir kitlenin takdirini kazanan Hasan Doğan’a sporla iç içe yaşayanlar uzun zamandır aşinaydı ama onun kalplerimize yerleşmesinde milat Federasyon Başkanı seçildiği gün oldu. Öyle ki, yıllardır gayya kuyusunu andıran Türk futbolu bir isim etrafında birleşmiş ve o isim de Hasan Doğan olmuştu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yakın arkadaş oluşu yüzünden önceleri bu seçime mesafeli ve soğuk bakanlar bile 143 günde onun samimiyetine inandılar. Nasıl inanmasınlar, Ak Parti iktidarında Yönetim Kurulu Üyesi olduğu Ramsey’in kamu ihalelerine girmesini Başbakan ile arkadaşlığını gerekçe göstererek istemeyen de Hasan Doğan’ın ta kendisiydi.
Avrupa Futbol Şampiyonasında sağlam kalplere bile sekte vuran o “mucize” maçlar serisini yerinde milli takımla birlikte kamp yaparak izledi. Eşiyle beraber yaşadıkları gol sevinçleri belki de onunla ilgili hafızalarımıza kazınan son karelerdi. Yoğun temponun ardından bir yandan ardı arkası kesilmeyen ve her biri Türk futbolunda devrim kabul edilebilecek projeleri üzerinde çalışmaya diğer yandan ayrılmaya niyetli Fatih Terim’e yakın markaj uygulamaya başladı. Bizlere veda ettiği sırada milli takım ve federasyondan bir grup yetkiliyle yediği yemekten çıkmış, oteline dönüp kim bilir hangi projeler üzerinde düşünmeye başlamıştı. En büyük iki hayalinden biri sporu ve futbolu okullara götürmek, geleceğin yıldızlarını mümkün olan en erken yaşta futbolla tanıştırabilmekti. Her okulun sportif imkânlara kavuşturulabilmesi için hiç durmadan planlar projeler düşündü. “Hayalim” dediği projelerden bir başkası da her şehre Avrupa standartlarında, modern ve sosyal amaçlı kullanılabilecek statlar inşa edilmesiydi. Göreve gelir gelmez Türk futbolunda gördüğü bu eksikliği giderebilmek adına durup dinlenmeden çalışıyordu. Uzun çalışma saatlerinde arkadaş gibi sarıldığı espresso ve sigarasından bir türlü vazgeçmedi. Hatta yakın dostu Tayyip Erdoğan’ın ricaları üzerine 2002 yılında bir müddet sigarayı bırakmış ancak bu konudaki azmini sürdürmeye muvaffak olamamıştı. Günde iki paket civarında içtiği sigaraya ve her fırsatta severek tükettiği espresso’ya olan düşkünlüğü yoğun tempo ve nefes nefese yaşanan Euro 2008 maratonu ile birleşince 2 yıl önce anjiyo yapılan üstelik “problem yok” denilen kalbi Hasan Başkan’ın icraatlarını keyifle izlememize mani oldu. Acı kaybından sonra adının geçeceği her yerde içimizi rahatlatacak belki de tek şey işini yapmış olmanın verdiği gurur ve Euro 2008 başarısının getirdiği onurla aramızdan ayrılmasıdır.
Evet, Türk futbolundan bir Hasan Başkan geçti. Ve ardından yüreklere espresso’nun buruk tadını bıraktı. Başımız sağolsun.
Hasan Doğan kimdir?
Bodrum’da geçirdiği kalp krizi sonucu vefat eden Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan, federasyon başkanlığına 14 Şubat 2008 tarihinde seçilmişti. Haluk Ulusoy’un ardından başkanlığı devralan Hasan Doğan, 1956 yılında Kastamonu’nun Abana ilçesinde dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamlayan Doğan, 1979 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’nü bitirdikten sonra 1979-1980’de İngiltere’de lisan eğitimi aldı. 1981-1988 arası Koç Holding bünyesindeki Beldesan firmasında pazarlama koordinatörü olarak görev alan Doğan, 1988 yılında kurucusu olduğu Ramsey’in genel müdürlüğü görevini üstlendi. Aysel Doğan ile evli olan ve Zeynep ile Selim adlı 2 çocuğu bulunan Doğan, Ramsey A.Ş. Yönetim Kurulu Üyeliği, Gürmen A.Ş. Yönetim Kurulu Üyeliği, Kip-Teks A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığı, Star Medya Yayıncılık Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini yürüttü. Doğan, Levent Bıçakcı’nın Futbol Federasyonu başkanı olduğu dönemde, federasyonda başkanvekili olarak görev almıştı.
Doğan’ın, bu görevleri dışında, İstanbul Sanayi Odası Meclisi, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Sanayi Konseyi, Boks Federasyonu Yönetim Kurulu üyelikleri vardı. Futbol Federasyonu Başkanı olan Doğan, bunun yanında Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi üyeliği ile Beşiktaş Kulübü kongre üyesiydi. Hasan Doğan yönetimindeki (A) Milli Futbol Takımı, İsviçre ve Avusturya’da gerçekleştirilen 13. Avrupa Futbol Şampiyonası’nda yarı finale yükselerek, büyük bir başarıya imza atmıştı. Doğan, son olarak Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim ile olan sözleşmeyi 2012 yılına dek uzatmıştı. Toplam 143 gün başkanlık yapan Doğan, genel kurula katılıp oy kullanan 231 delegenin 222’sinin oyunu alarak başkanlığa seçilmişti.







