Gheorghe Hagi: “Arda Turan ve Uğur Uçar gibi genç oyuncuları ilk ben tespit edip şans verdim.”
Mart 6, 2010
Gheorghe Hagi için Türk futboluna gelmiş geçmiş en başarılı yabancı oyuncu dersek hiç de abartmış sayılmayız. Galatasaray’ın art arda 4 yıl şampiyon olan ve tarihi UEFA Kupası başarısını elde eden kadrosunun kilit oyuncusuydu. “10 numara” denildiğinde hâlâ akla onun adının gelmesi, bıraktığı izin gücünü gösteriyor. Ardından teknik adam olarak da sarı-kırmızılı kulübe hizmet etti. Şimdilerde ülkesi Romanya’da kendi adına kurduğu Akademi’de yeni Hagi’ler yetiştirmek için kolları sıvadı. Türk futbolunu çok iyi tanıyan büyük ustanın, bu konudaki yorumları hiç de yabana atılacak türden değil.
Röportaj: Selim Şakarcan - Tam Saha
Mevlüt Sarı: Şart Mıdır Çekilen İşkence Üzerine Zevksiz Bir Futbol Resitali(!) Sunmak?
Şubat 27, 2010
Ne zaman sonunda “maçı yazmak” için izlemeyi hedeflesem Antalyaspor maçlarını, mutlaka bir takım olaylar gelişiyor ve maçtan daha ön plana yerleşiyor bende. İstiyorum ki; maçı yazayım, futbolcuları yazayım, golleri yazayım falan ancak futbolun dışında olan buna mukabil ülkemizin futbol gerçeğinin ta kendisi olan olaylar her şeyi berbat ediyor.
Mevlüt Sarı: Şiddet Aracı Süsü Verilmiş Bozuk Para İle Makro Ekonomik Hesaplar!
Şubat 17, 2010
![]()
Ocak 2010′da yazmıştık, “Bu Kadar Kalite Fazla, Biraz düşürmek Lazım!” diye. Haftada 4 tane büyük takımın maçlarının yayınlanacağı, Anadolu’nun yine kimsenin umurunda olmayacağı bir ihalede, yayın bedelinin yüksek tutularak kalitenin geldiğini zanneden, Anadolu’nun gözardı edilmesinin kalitede sorun çıkarmayacağını düşünen kişilere, kurumlara değinmiştik.
Yetkin Paker: Yıldızlar Karmaşası (Galatasarayşampiyonluk şansını kaybetmiştir.)
Şubat 7, 2010
Artık çok rahat söyleyebilirim ki Galatasaray, yapmış olduğu transferlerle şampiyonluk şansını kaybetmiştir.
Rijkaard’ın istekleri doğrultusunda transfer edilen oyuncuları taraftarlar omuzlarda karşılarken ve bilinçsiz basın bu transferleri ayakta alkışlarken ne yazık ki Galatasaray için hem Türkiye, hem de Avrupa defteri kapanmıştır.
Yetkin Paker: Kardelenler
Ocak 25, 2010
İstanbul kara teslim oldu. Yollar kapandı. Okullar, uçaklar, deniz ulaşımı iptal oldu veya aksadı, maçlarsa oynandı…
Oğuz Öztürk: Gerçek adı okunamayan ülkenin hikayesi
Ocak 17, 2010
Sıcak kanlı insanları ile meşhur Polonya. Bir de yabancılar tarafından asla okunamayan lehçeleriyle. Şöyle ki, üklenin tam adı esasında Polska Rzeczopospolita Ludova… Polonya Cumhuriyeti Türkçesi. Unutmadan, kaşık kaşık yenen bir de Nutella’ları vardır ki, adeta Polonya’yı ve Varşova’yı sevdirir insana… Çıkardığı en ünlü isimlerden biri de piyanist Vladislav Szpilman’dır. Aşağıda Polonya futbolunu okurken arka planda Szpilman çalsa çok güzel uyum sağlar büyük ihtimal. Kısa kısa Polonya denen ülke dendiğinde akıllara bunlar gelir ilk, bizi pek tabii futbolu ilglilendirir bu ülkenin…
Polonya Futbol Federasyonu 1919 ylında kurulduktan sonra milli takım ilk maçını 1921′de Macaristan ile yapmayı tercih ettikten sonra belki de biraz pişmanlık duymuş olabilir. Sonuç: Budapeşte’de 1-0′lık bir yenilgi. Yine milli takım kaderinin bir cilvesi olarak ilk yenilgileri gibi ilk galibiyetleri de bir deplasman olan Stockholm’de İsveç’e karşı 1922 yılında almış. Oluşum sürecinden sonra o zamanaların büyük takımı Yugoslavya’yı 1938 Dünya Kupası’ndan önce eleyip bileti almışlar… Bu ilk tecrübeleri olmuş Polonyalıların. O zamanın formatında eleme usülü ilk rakip Brezilya olur. Maçı 6-5 Sambacılar kazanır. O maçtan geriye 1930′ların en iyi Polonyalı futbolcusu, aslen Alman olan Ernst Wilimowski‘nin Brezilya karşısındaki harika oyunu kalır. Polonya ilk kez katıldığı kupaya veda eder. 1938′in intikamını almak için 1974′e kadar beklemek zorunda kalırlar… Sonra Hitler denen bir adam çıkıp gelir Varşova’ya, ülkeyi
işgal eder. Polonya 1946′ya kadar maç yapamaz. İşgalden önceki son maçını Macaristan ile oynayıp 1921′de aldıkları yenilgiyi unuturlar ve kazanırlar. Savaşta en çok kayıp veren ülke olur Polonya, acıları sarmak ve unutturmak yine futbola düşer…
1946′da savaştan yeni çıkan Polonya Oslo’ya gider. Rakip Norveç’tir ve 3-1 kazanan yıkık ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan Polonya olur. Fakat yeni yeni toparlanmaya çalışan ülkeye 1948′de acıamdan 8-0 ile bir tokat patlatan Danimarka’nın dinamitleri olur. Bu yenilgi halen milli takım tarihinin en farklı yenilgisi olarak kayıtlardadır… 1940′lardan 1970′lere kadar Dünya Kupaları’nda boy gösteremez Polonyalılar. Ekim 1963′te savaştan sonra ilk kez onların elini tutan Norveç’le tekrar karşılaşırlar. Bir şekilde İskandinavlar yine Polonyalıları ayağa kaldırmaya 9-0 yenilerek yardımcı olurlar. Bu galibiyet 2009′daki 10-0′lık San Marino maçına kadar en farklı galibiyet olarak kalır futbol tarihlerinde. Büyük yıldız Lubanski tam 7 gol atar o maçta… Bu tesadüf değildir, zira Lubanski 1963-1978 arasında Polonya forması ile 75 maçta 48 gol atar. En golcü o olur. Sonra Kazimierz Górski adında bir adam çıkar, Polonya’yı 1974 Dünya Kupası’nda gönüllerin şampiyonu yapar…
Polonya 1939′dan sonra Almanya’yı ‘futbol’ ile fethedip intikam için 1974′te Dünya Kupası’na doğru yol alır. Almanya’da harika işleri başaracaklarını, 1966 şampiyonu İngiltere’yi ezip geçip kupaya katıldıklarında belli etmişlerdir. Polonya 4. grupta yer alır. Arjantin ve İtalya’yı Lato, Szarmach ve Deyna ile yıkar. Haiti’ye tam 7 gol atıp gruptan lider çıkar. Lato ve arkadaşları o zamanki formatta diğer grupta Almanya’nın ardından ikinci olur, 3.lük maçında 1938′in intikamını nihayet alarak Brezilya’yı Lato’nun golü iler yener ve kupayı gönüllerin şampiyonu olarak tamamlar. Lato gol kralı olur, efsaneleşir.
4 yıl sonra durak Arjantin olur. Yine aynı jenerasyon büyük hedeflerle Güney Amerika’ya yola çıkar. 1974′te olduğu gibi ilk grupta Almanya ile çekişilir ve gruptan çıkar Polonya. Fakat işler diğer turda beklendiği gibi gitmez. Brezilya 4 yıl öncesini unutmaz, Polonya’yı 3-1 yenerek bu doğu Avrupa ülkesinin umutlarını bitirir ve uçak biletini ellerine verir.
1982′de İspanya’daki Dünya Kupası’na bilet alır Polonya. 1974′te Kazimierz Górski’nin yarattığı Lato, Szarmach, Kusto‘lu kadrosu İspanya’da yerini alır. Bu tecrübeli isimlerin yanına yeni genç yetenekler serpiştirilir. Tıpkı 1974′te olduğu gibi Lato ve arkadaşları yarı finale kadar gider. Fakat İtalya ve Rossi onlara 2-0 ile dur der. Polonya’ya yine 3.lük yolu görünür, Fransa’ya 3 gol atan Szarmach, Majewsk ve Kupcewicz Polonyalıların yine de İspanya’dan mutlu ayrılmasını sağlar, büyük bir jenerasyon son bulur.
Polonya futbolu tarihinin en büyük jenerasyonundan sonra 1987-2002 arası tam bir durgunluk içinde geçer. 1986 Meksiya’ya bir önceki kupanın 3.sü olarak gider Polonya. Fakat tokadı patlatan yine onlar için tanıdık bir ülke olur. Brezilya gruplardan sonraki turda 4-0 ile Polonya’yı kupanın dışına iter ve bu doğu Avrupa ülkesinin 2002′ye kadar beklemesine neden olur. Polonyalılar 2002 ve 2006 Dünya Kupalarına ard arda katılır ancak 1974 ve 1982′deki jenerasyondan eser yoktur. Şimdi 2010′ada katılamayan Polonya’nın umudu ev sahibi olduğu 2012 Avrupa Şampiyonası…
Futbol Polonya’da 2012 nedeniyle milli bir mesele halini almış durumda. Yine de birkaç sıkıntı mevcut Polonya futbolunda. Ülkenin en iyi sporcusu maalesef bir futbolcu değil, bir kayakçı… Bu isim ‘dev’ lakaplı Adam Malysz… O, 1980′lerden sonra yerinde sayan ve hatta gerileyen Polonya futbolunun başarızılığını Polonya halkına her disiplinde aldığı madalyalarla unutturan isim. Kayak ve kış sporları elbetteki popülerlikte futbolu geçemiyor fakat başarıları ile son yıllarda futbolu geride bıraktığı kesin. Kayakla atlama kitleleri harekete geçiren futbol ile az akraba olmasına rağmen Polonyalı futbolcular Adam Mlysz’den çokşeyler öğrenebilirler… O mücadele etti ve başarılı oldu. 2000′li yılların Polonyalı futbolcuları ise bu tip niteliklerden oldukça uzak. Yabancı liglerde saygın bir şekilde futbol oynayan oyuncularına rağmen. Halen yıllar öcenki başarılı takıma ulaşmış değiller.
Bir ara spor bakanı olan A. Kwasniekwski’de bu durumdan haberdar. Ve ilacın ulusal ligin güçlendirilmesi olduğunu söylüyor. Ligde rekabet ortamının az olması kulüplerin finansal durumlarıyla da doğrudan alakalı. Şimdi umut 2012 Avrupa Şampiyonası. Polonyalılar başarının sadece Tanrı’dan gelmeyeceğinin farkında ve eğer Lato’lu ve Deyna’lı efsane yılları geri istiyorlarsa daha çok çalışmaları gerekecek…
GOAL dergisi Cristiano Ronaldo’ya sordu: “Dünyanın en iyi futbolcusu kim?”
Ocak 9, 2010
Cristiano Ronaldo’nun dokunduğu her şey altına dönüşüyor. CR9 rekor sayılabilecek kadar kısa zamanda dünyanın en önemli markalarından biri oldu. Ancak spotların altındaki görüntüsünün arkasında neler var? 100 milyon avrodan fazla bir değere sahip olmak nasıl bir his? Ve neden kariyerine Real Madrid’de devam etmeyi tercih etti. Ronaldo, GOAL’ün çok özel sorularını yanıtlıyor.
Diego, Juventus’un yeni umudu (Goal dergisinden)
Aralık 31, 2009
Diego şimdiden Juventus’ta Alessandro Del Piero’nun varisi olarak gösteriliyor. “Juve” Brezilyalı için 24.5 avro ödedi. Bu, oldukça yüksek bir transfer bedeli. Diego’nun Bundesliga’dan daha büyük bir ligde de kendini ispatlaması gerektiği çok açık. En azından kendisi bu konuda iddialı…
Aytekin Akay: 2016 ve Trabzon
Aralık 26, 2009
1924 Paris Olimpiyatlarına giden iki sporcu, Kuğuzade Süleyman Rıza, Kelle İbrahim..
İkisi de Trabzonlu.
Kuğuzade Süleyman Rıza, Türkiye’de yazılan ilk futbol kitaplarından Asosyeşin Futbol’un da yazarı. Paris Olimpiyatları’nda sırıkla atlamada rekor kırıyor. İdmanocağı’nın eski bir futbolcusu Süleyman Rıza, gülle atma ve atletizm gibi sporlarda mücadele eden komplike bir spor adamı.
Kelle İbrahim, aynı şekilde Türkiye’nin katıldığı ilk olimpiyatlarda olimpiyat takımında yer alan diğer sporcu. Yaşamının büyük bir kısmı İstanbul Beykoz da geçse de Trabzonlu.
Türkiye’de futbolun, İstanbul, İzmir’den sonra en eski oynandığı kent. Sadece futbol mu? Cirit, atletizm, jimnastik, boks, hentbol. Hepsinin bu kent tarihinde yeri var.
Cumhuriyet’in ilanından önce Ankara’da futbolun ne olduğuna dair akıl yürütmeler yapılırken, Trabzon’un köylerinde formalı, çoraplı, takım olgusu içinde futbol turnuvaları düzenleniyor.
Bu kültür üzerinde yükselen Trabzon, 1970’lerin ikinci yarısında bu kez futbol iktidarına direniyor. Daha doğrusu futbol topunu iktidarların elinden alıyor. Bir ilk, İstanbul kulüpleri dışında Anadolu’dan da bir şampiyonun çıkıyor.
Am o Trabzon, 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası için belirlenen aday kentler içinde olamıyor. Aday kentlere bakıyorsunuz, bir de Trabzon’a…
Bugün Euro 2016’ya aday kentler içinde gösterilen Kayseri futbolda şampiyonluğa oynuyorsa, Trabzonspor şampiyon olduğu için.
Bursaspor, kent takımı kimliğini öne çıkarıyorsa, önünde Trabzon gibi bir rol model olduğu için.
Türkiye liglerinde amatöründen, en profesyoneline her ilde her takımda mutlaka bir Trabzonlu futbolcu olduğu gerçeğini söylemek istemiyorum bile.
UEFA’nın merkezine İsçivre’nin Zurich kentindedir. Oraya gittiğinizde, ülke haritaları ve haritalar üzerinde futbolda şampiyon takımların kentleri üzerinde ışıklar vardır ve o kentin isimleri yazar. Türkiye haritası üzerinde sadece iki kentin üzerinde ışık var:
İstanbul ve Trabzon…
Trabzon bu olaydan nasıl bir sonuç çıkaracak merak ediyoruz. Yine bağırıp çağıracak, sonra kavgalar, gürültülerle bu kazık da unutulacak.
Ey Trabzonlu, Trabzonsporlu..!
Bu ülke futboluna, sporcu ver, teknik direktör ver, spor adamı ver, yönetici ver, bakan ver, gençlik spor müdürü ver.
Ama sana bir şey yok.
Şampiyonluk yok.
Stadyum yok…
Organizasyon yok.
Galatasaray’a, Kayseri’ye, Urfa’ya var Trabzon’a yok.
Trabzonlu, yüzyılın başından yüzyılın sonuna neden Urfa ile Adana ile aynı kefeye konduğunu bir zahmet kendine soracak. Bu zemin kayması, bu mevzi kaybının ne anlama geldiğini Trabzonspor üzerinden düşünmek zorunda.
Cem Top: Fener, derbi sever
Aralık 20, 2009
Avni Aker Stadı’nda oynanan Trabzonspor – Fenerbahçe maçının ilk on beş dakikası belki de beklenenden fazla tempo içeren, topun her iki kale arasında gidip geldiği bir periyota sahne oldu. Bu bölümde iki takımın da tandemlerini öne çıkararak alan daraltmayı denemesi defansların tek hat üzerinde yakalanmasına ve forvetlerin rakip defanslar arkasına sarkmasına sebep oldu. Bahsettiğimiz dakikalarda özellikle Alanzinho’nun bir pozisyonu vardı ki, penaltıdan daha net “mutlak gol pozisyonu” diye tanımladığımız türdendi. Yardımcı hakem Hüseyin Fidan bu akını ofsayt gerekçesiyle keserek vahim bir hata yaptı. İlerleyen dakikalarda benzer netlikteki bir fırsatı bu kez Güiza kendisinden bekleneni(!) yaparak auta gönderiyor ve takımının öne geçmesine mani oluyordu. İspanyol golcü her ne kadar 56’da attığı golle kendisini affettirse de ara transferde bir santrfor alınması konusunda Fenerbahçe yönetimine mesaj göndermeyi bu maçta da sürdürdü. Aslında bahsettiğimiz bu ihtiyaç Trabzonspor için de geçerli.
İlk bölümdeki fırtına dindikten sonra görüldü ki, Şenol Güneş ve yardımcıları bu büyük maç için yalnızca kendi taktik düzenlerini kurgularlarken Fenerbahçe cephesinde Daum, rakibi kilitleyen bir kontrol futbolunu oyuncularına belletmişti. Trabzonspor’un Alex de dahil hiçbir Fenerbahçeli futbolcuya önlem almayışı ile Fenerbahçe’nin orta alan yapılanması sayesinde Selçuk ve Colman’ı pasifize edişi kıyaslandığında ortaya çıkan görüntü taban tabana zıt idi. Top sarı-lacivertli ekipte iken Alex ikinci santrfor gibi Güiza’nın yanına geliyor, defansif güvenliği sağlama adına dörtlünün önünde kalan Cristian dışındaki futbolcular (Mehmet, Emre, Özer) üçlü bir blok oluşturuyordu. 4-1-3-2’ye evrilen bu düzende içe kat eden Mehmet ve Özer, Emre ile birlikte oynayınca Fenerbahçe ayağa oynama konusunda oldukça avantajlı bir pozisyona geçiyordu. Zaten kora kor mücadele bakımından bir takım eksikleri bulunan Colman ve Selçuk’un bu hamle sonucunda silinip gittiğini gördük. Elbette ki anlatmaya çalıştığımız bu düzenin Fenerbahçe açısından dezavantajları da vardı. Kanatlardaki futbolcuların orta alana katkısı belki göbekte kompakt bir görüntü veriyordu ama bu kez de iki bek Gökhan ve Andre Santos’un yalnızları oynamak durumunda kalması potansiyel bir tehlikeydi. Sahada kaldıkları ve kanatları kullandıkları anlarda Gabric ile Serkan Balcı’nın rakiplerine üstünlük kurduğunu söylersek, yanılmamış oluruz. Nitekim maç sonundaki istatistikler de Trabzonspor’un akınlarının yüzde 56’sını kanatlardan geliştirdiğini, Fenerbahçe’nin ise yüzde 54’lük bir oranla hücumlarını göbekten organize ettiğini gösteriyor. Bu arada yeri gelmişken belirteyim, Andre Santos’un silik futboluna “asıl yeri sol bek” diyerek savunma getirenler bu maçtan sonra ne söyleyecekler merak ediyorum. Ben uzun zamandır bu kadar çok çalım yiyen sol bek izlememiştim. Brezilya’nın sol bekine kısmetmiş.
Güiza’nın ayağından gelen gol sonrası sahasına çekilip önce 1-0’ı korumayı amaçlayan Fenerbahçe, zaman zaman kalesinde tehlikeler yaşasa da bu kez bir kazaya uğramadı. Aslına bakarsanız Christoph Daum’un Beşiktaş’ı çalıştırdığı ilk sezondan bu yana Trabzon deplasmanlarını benzer biçimde oynadığı söylenebilir. Alman teknik adam her defasında topla oynama istatistiğinde üstünlüğü rakibine verir ama Avni Aker’den çoğu zaman istediğini alarak ayrılır.
Karşılaşmaya Trabzonspor cephesinden bakacak olursak, Şenol Güneş’in elindeki malzemeyi verimli kullanmaya çalıştığını ancak Fenerbahçe’yi durdurmaya yönelik hiçbir tedbir almadığını söylemek gerekiyor. Bu duruma farklı bir bakış açısı getirmek de mümkün. Şenol Güneş çıkar da “Ben büyük takımım, futbolumu rakibime kabul ettiririm.” derse şüphesiz haklıdır ancak bu sefer de kadro kalitesini masaya yatırmak kaçınılmaz olur. Trabzonspor’u masaya yatırdığımızda ise ilk operasyonun gol bölgesine yapılması gerekir. Golcü nakli Fatih Tekke ile gerçekleştirilirse de en azından doku uyumu daha kolay sağlanır.
Son bir söz de Fenerbahçe’deki yüksek tansiyon için söyleyelim. Emre’nin başını çektiği birkaç futbolcu maç içinde sürekli arkadaşlarına bağırarak zaman zaman el kol hareketleriyle desteklenen ve münakaşaya varan tartışmalar yaşıyorlar. Bu durumun dışarıdan hiç hoş görünmediğini ve zamanla takımın içinde husumet yaratabileceğini umarım yönetim kadrosu da görüyordur.








