Bir okuyucu yorumu. Hikayesini buradan paylaşmak istedik…

Ocak 27, 2010

Futbol Futbol Futbol..
7 yaşımdan bu yana futbolsuz bir gün geçirdiğimi hatırlamıyorum. Küçükken televizyonlardan izlediğim maçlarda oynayan oyuncuların yerinde olduğumu hayal ederdim. Bu isteğim ailem tarafından onaylanmadığı için şanssızdım ama mücadelemi bırakmak hiç aklımın ucundan geçmemişti.

Read more

Oğuz Öztürk: Gerçek adı okunamayan ülkenin hikayesi

Ocak 17, 2010

 Oğuz Öztürk

Sıcak kanlı insanları ile meşhur Polonya. Bir de yabancılar tarafından asla okunamayan lehçeleriyle. Şöyle ki, üklenin tam adı esasında Polska Rzeczopospolita Ludova… Polonya Cumhuriyeti Türkçesi. Unutmadan, kaşık kaşık yenen bir de Nutella’ları vardır ki, adeta Polonya’yı ve Varşova’yı sevdirir insana… Çıkardığı en ünlü isimlerden biri de piyanist Vladislav Szpilman’dır. Aşağıda Polonya futbolunu okurken arka planda Szpilman çalsa çok güzel uyum sağlar büyük ihtimal. Kısa kısa Polonya denen ülke dendiğinde akıllara bunlar gelir ilk, bizi pek tabii futbolu ilglilendirir bu ülkenin…

Polonya Futbol Federasyonu 1919 ylında kurulduktan sonra milli takım ilk maçını 1921′de Macaristan ile yapmayı tercih ettikten sonra belki de biraz pişmanlık duymuş olabilir. Sonuç: Budapeşte’de 1-0′lık bir yenilgi. Yine milli takım kaderinin bir cilvesi olarak ilk yenilgileri gibi ilk galibiyetleri de bir deplasman olan Stockholm’de İsveç’e karşı 1922 yılında almış. Oluşum sürecinden sonra o zamanaların büyük takımı Yugoslavya’yı 1938 Dünya Kupası’ndan önce eleyip bileti almışlar… Bu ilk tecrübeleri olmuş Polonyalıların. O zamanın formatında eleme usülü ilk rakip Brezilya olur. Maçı 6-5 Sambacılar kazanır. O maçtan geriye 1930′ların en iyi Polonyalı futbolcusu, aslen Alman olan Ernst Wilimowski‘nin Brezilya karşısındaki harika oyunu kalır. Polonya ilk kez katıldığı kupaya veda eder. 1938′in intikamını almak için 1974′e kadar beklemek zorunda kalırlar… Sonra Hitler denen bir adam çıkıp gelir Varşova’ya, ülkeyi
işgal eder. Polonya 1946′ya kadar maç yapamaz. İşgalden önceki son maçını Macaristan ile oynayıp 1921′de aldıkları yenilgiyi unuturlar ve kazanırlar. Savaşta en çok kayıp veren ülke olur Polonya, acıları sarmak ve unutturmak yine futbola düşer…

1946′da savaştan yeni çıkan Polonya Oslo’ya gider. Rakip Norveç’tir ve 3-1 kazanan yıkık ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan Polonya olur. Fakat yeni yeni toparlanmaya çalışan ülkeye 1948′de acıamdan 8-0 ile bir tokat patlatan Danimarka’nın dinamitleri olur. Bu yenilgi halen milli takım tarihinin en farklı yenilgisi olarak kayıtlardadır… 1940′lardan 1970′lere kadar Dünya Kupaları’nda boy gösteremez Polonyalılar. Ekim 1963′te savaştan sonra ilk kez onların elini tutan Norveç’le tekrar karşılaşırlar. Bir şekilde İskandinavlar yine Polonyalıları ayağa kaldırmaya 9-0 yenilerek yardımcı olurlar. Bu galibiyet 2009′daki 10-0′lık San Marino maçına kadar en farklı galibiyet olarak kalır futbol tarihlerinde. Büyük yıldız Lubanski tam 7 gol atar o maçta… Bu tesadüf değildir, zira Lubanski 1963-1978 arasında Polonya forması ile 75 maçta 48 gol atar. En golcü o olur. Sonra Kazimierz Górski adında bir adam çıkar, Polonya’yı 1974 Dünya Kupası’nda gönüllerin şampiyonu yapar…

Polonya 1939′dan sonra Almanya’yı ‘futbol’ ile fethedip intikam için 1974′te Dünya Kupası’na doğru yol alır. Almanya’da harika işleri başaracaklarını, 1966 şampiyonu İngiltere’yi ezip geçip kupaya katıldıklarında belli etmişlerdir. Polonya 4. grupta yer alır. Arjantin ve İtalya’yı Lato, Szarmach ve Deyna ile yıkar. Haiti’ye tam 7 gol atıp gruptan lider çıkar. Lato ve arkadaşları o zamanki formatta diğer grupta Almanya’nın ardından ikinci olur, 3.lük maçında 1938′in intikamını nihayet alarak Brezilya’yı Lato’nun golü iler yener ve kupayı gönüllerin şampiyonu olarak tamamlar. Lato gol kralı olur, efsaneleşir.

4 yıl sonra durak Arjantin olur. Yine aynı jenerasyon büyük hedeflerle Güney Amerika’ya yola çıkar. 1974′te olduğu gibi ilk grupta Almanya ile çekişilir ve gruptan çıkar Polonya. Fakat işler diğer turda beklendiği gibi gitmez. Brezilya 4 yıl öncesini unutmaz, Polonya’yı 3-1 yenerek bu doğu Avrupa ülkesinin umutlarını bitirir ve uçak biletini ellerine verir.

1982′de İspanya’daki Dünya Kupası’na bilet alır Polonya. 1974′te Kazimierz Górski’nin yarattığı Lato, Szarmach, Kusto‘lu kadrosu İspanya’da yerini alır. Bu tecrübeli isimlerin yanına yeni genç yetenekler serpiştirilir. Tıpkı 1974′te olduğu gibi Lato ve arkadaşları yarı finale kadar gider. Fakat İtalya ve Rossi onlara 2-0 ile dur der. Polonya’ya yine 3.lük yolu görünür, Fransa’ya 3 gol atan Szarmach, Majewsk ve Kupcewicz Polonyalıların yine de İspanya’dan mutlu ayrılmasını sağlar, büyük bir jenerasyon son bulur.

Polonya futbolu tarihinin en büyük jenerasyonundan sonra 1987-2002 arası tam bir durgunluk içinde geçer. 1986 Meksiya’ya bir önceki kupanın 3.sü olarak gider Polonya. Fakat tokadı patlatan yine onlar için tanıdık bir ülke olur. Brezilya gruplardan sonraki turda 4-0 ile Polonya’yı kupanın dışına iter ve bu doğu Avrupa ülkesinin 2002′ye kadar beklemesine neden olur. Polonyalılar 2002 ve 2006 Dünya Kupalarına ard arda katılır ancak 1974 ve 1982′deki jenerasyondan eser yoktur. Şimdi 2010′ada katılamayan Polonya’nın umudu ev sahibi olduğu 2012 Avrupa Şampiyonası…

Futbol Polonya’da 2012 nedeniyle milli bir mesele halini almış durumda. Yine de birkaç sıkıntı mevcut Polonya futbolunda. Ülkenin en iyi sporcusu maalesef bir futbolcu değil, bir kayakçı… Bu isim ‘dev’ lakaplı Adam Malysz… O, 1980′lerden sonra yerinde sayan ve hatta gerileyen Polonya futbolunun başarızılığını Polonya halkına her disiplinde aldığı madalyalarla unutturan isim. Kayak ve kış sporları elbetteki popülerlikte futbolu geçemiyor fakat başarıları ile son yıllarda futbolu geride bıraktığı kesin. Kayakla atlama kitleleri harekete geçiren futbol ile az akraba olmasına rağmen Polonyalı futbolcular Adam Mlysz’den çokşeyler öğrenebilirler… O mücadele etti ve başarılı oldu. 2000′li yılların Polonyalı futbolcuları ise bu tip niteliklerden oldukça uzak. Yabancı liglerde saygın bir şekilde futbol oynayan oyuncularına rağmen. Halen yıllar öcenki başarılı takıma ulaşmış değiller.

Bir ara spor bakanı olan A. Kwasniekwski’de bu durumdan haberdar. Ve ilacın ulusal ligin güçlendirilmesi olduğunu söylüyor. Ligde rekabet ortamının az olması kulüplerin finansal durumlarıyla da doğrudan alakalı. Şimdi umut 2012 Avrupa Şampiyonası. Polonyalılar başarının sadece Tanrı’dan gelmeyeceğinin farkında ve eğer Lato’lu ve Deyna’lı efsane yılları geri istiyorlarsa daha çok çalışmaları gerekecek…

Oğuz Öztürk: “Biz kırmızıyız, biz beyazız, biz Danimarka dinamitiyiz!”

Aralık 29, 2009

Oğuz Öztürk

Küçük, çoğu zaman soğuk, sarışını bol olan, kendinden kat kat büyük bir adaya sahip olan, ve insanları ülkeleriyle gurur duyan, çok güzel büyüyen ve saygı kazanan bir ülke Danimarka. Peki Danimarka bir futbol ulusu mu? Bunun cevabı herkese göre değişir sanıyorum. Bayan hentbolu ve badminton da birçok kişiye orada hitap ediyor. Fakat futbol kadar konuşulacak bir konu bulunamıyor. Futbol bu yüzden bir numara.

Read more

Onun koruduğu kaleye artık gol yok: Robert Enke (24 Ağustos 1977 – 10 Kasım 2009)

Kasım 11, 2009

burak tezcanBurak Tezcan

Sadece tek bir maç yaşadığı Fenerbahçe deneyiminin ardından bir anlamda tarihe geçen Robert Enke, 10 Kasım günü hayatına son verdi. 11 Aralık 2008 tarihinde 11 Freunde dergisinde yayınlanan söyleşisi belki de Enke’nin dramını anlamak açısından bir pencere açar diye düşünüyorum. Kendisini kırılgan ve duygusal olarak tanımlıyor Enke.

Robert Enke’nin 2008 tarihli söyleşisi ve yine 11 Freunde dergisinde, ölümünden sadece bir gün önce, Alman Milli Takımı aday kadrosuna çağrılmayışı üzerine yayınlanan portresini harmanlayarak bir Robert Enke profili çizmeye çalıştım…

Robert Enke

Robert Enke vücudunu esir alan bir virüs nedeniyle sadece üç maçlığına da olsa milli takım kalesinin uzağında kalacak. Ama bu durum onun bir numara olmak için verdiği mücadelede cesaretini kırmıyor. Düşüşleri çok iyi biliyor ve bir kez daha nasıl ayağa kalkılabileceğini de…

Rejenerasyondan bahsedildiğinde elbette aklınıza Oliver Kahn’ın gelmesi mümkün değil. Uyurken bile motive olan, hırslı bir kaleciydi Kahn. Ama çok daha farklı bir yöne bakarsanız Robert Enke’yi görebilirsiniz. Farklı bir yaşamın ne demek olduğunu bilen, 90 dakikanın dışında da bir hayat olduğunu fark eden bir kaleciden bahsediyoruz.

Böylesine uzun süren bir formsuzluk krizini daha önce yaşamamıştı. Hep daha iyi olmuştu. Gladbach ile küme düşmesi. Ardından Lizbon, Barcelona, İstanbul. Kısa sürede kaçış. Ardından İspanyol İkinci Ligi’nde Tenerife’de yedek bankından kalkamaması. Bir çıkış yolu bulması gerekiyordu.

Ama beklediği olanak Hannover 96’dan, puan tablosununalt yarısında yer alan bir takımdan gelen teklifle hayat buldu. Ama orada yaşadığı çıkış ona uluslararası futbolun kapılarını bir kez daha açtı. Ama onun için başarından daha da önemli şeyler var: “Bir kere böylesine büyük bir düşüş yaşarsanız, antrenmana gitmenin ya da bir takımın bir parçası olmanın bile ne kadar değerli olduğunun farkına varırsınız”.

Robert Enke

Aslında Enke, diğerleri gübü manşetleri süsleyecek cümleler de sarf etmiyor. Sakin ve sakin kalmayı biliyor. Lehmann/Kahn ikilisinin ardından kaleyi koruması da boşuna değil. Hata yaptıklarında takım arkadaşlarının en büyük destekçisi: “Böylesi durumlarda yeniden oyuna konsantre olabilmek ve bu sırada aklını kaçırmamayı başarmak gerçekten çok önemli”.

Geçen sezon Hannover 96 kalesinde 24 maçta oynadı ve kalesinde 47 gol gördü. Ama Michael Tarnat onun bu konuda kabahatli olmadığını biliyor: “O olmasaydı en azından 100 gol yerdik”. Ama Enke sadece topları kaleden çıkaran sıradan bir kaleci değil. “Soyunma odasında patlaması pek de alışık olmadığımız bir durum değil elbette” diyor Tarnat ve ekliyor: “O zamanlar takıma karşı pek de anlayışlı olduğunu söyleyemem”. Bazılarına göre Enke kesinlikle üst düzey takımlardan birinde oynamalı. Milli takımdaki sürekliliğin sırrı da burada zaten.

Joachim Löw için milli takım kalecisini seçmek ise gerçekten zor: Enke? Adler? Wiese? Belki de Neuer? “Bazıları böylesine bir rekabet ortamında olmayı çok daha fazla seviyor” diyor Enke: “Bazıları içinse bir numara olmanın garantisi önemli. Ben bu tür rekabet ortamlarını hiç sevmiyorum, açıkçası”. Ona açıkçası tek bir kişinin doğru tavsiyeleri vermesi mümkün: Kaleci antrenörü Andreas Köpke. Köpke, Şampiyonlar Ligi dışında bir takımda kaleci olmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyor. Ama belki de son sözü Enke için yine Köpke söyleyecek. Bunu 2010’nun baharında öğreneceğiz. Enke sabırla yedek bankında oturmayı bileceğini söylüyor ve ekliyor: “Her şeyden önce Dünya Kupası müthiş bir deneyim. Bu benim ilk Dünya Kupam olacak. Bunu başarmak için her şeyi yapacağım”. Peki bu hayal Enke gibi bir realistin en büyük hayali mi yoksa? Robert Enke gülüyor: “Şayet bunu gerçekten öğrenmek istiyorsanız… Evet! En büyük hayalim bu”.

Robert Enke

Robert Enke… Dokuz köpek, iki kedi ve bir atla birlikte yaşıyorsunuz? Nasıl davranmalıyım, bilmiyorum…

Eşim hayvanları çok seviyor (gülüyor). Hayır, ciddi olmak gerekirse: Çok keyifli bir hayat.

Eşiniz Teresa ve tüm bu hayvanlarla birlikte Hannover yakınlarında eski bir çiftlik evinde yaşıyorsunuz. Tipik bir profesyonel futbolcu için çok da alışılmış bir hayat tarzı değil…

En azından klişelere uygun değil. Kısa bir süre sanatçı Jacques Gassmann’la da birlikte yaşadık. O, bu evin eski sahibi. Buraya taşındığımızda, onun taşınmasını sakin sakin organize edene dek burada kalması konusunda anlaşmıştık.

Bir ev paylaşımı yani?

Öyle de denebilir. Aynı zamanda onun sanat ve edebiyat çevrelerine de girmiş olduk. Bir kez kayınvalidem telefon etti ve şöyle dedi: “Bu akşam sizin evde bir sergi açılışının olması ne hoş”. Açıkçası çok şaşırmıştık, çünkü Jacques bize bu konudan hiç bahsetmemişti. Ancak şunu söylemeliyim. Çok enteresan bir deneyimdi. Zaman zaman karmaşık bir durumdu ama genel olarak çok gösterişliydi.

Kendinizi profesyonel futbol mesleği ile ne kadar bağdaştırıyorsunuz?

Mesleğim çok hoşuma gidiyor ama sürekli göz önünde olmak ve medyanın yarattığı baskıyı çok sevdiğimi söyleyemem. Açıkçası takım arkadaşlarımdan birinin bir gazetede nasıl eleştirildiğini ve tabiri caizse köy meydanında sergilediğini görmek bana gerçekten acı veriyor. Diğer taraftan futboldan çok iyi para kazandığımız da bir gerçek. Bu nedenle de sizinle ilgili yazılan bir pisliğe tahammül etmeniz daha mümkün oluyor.

Böylece normal yaşamda da özel bir konum sahibi olabiliyorsunuz.

Şayet bir kez profesyonel futol hayatına girmişseniz ve bu hayat hoşunuza gitmişse bir daha bu hayattan kopmak çok da olası değil. Ama şunu da söylemek lazım: Örneğin bir diş doktoruna gittiğinizde diğer insanlar birkaç hafta sıra beklerken size de aynı şekilde davranacaklarını beklemek pek de mantıklı değil.

Şu anda yaşadıklarınızı bir rüya olarak adlandırabilir misiniz?

Hayır. Bu benim yaşamım. Hayalperest biri değilim. Bu konumum için çok çalıştım ve hala pek çok şeyden fedakarlık ediyorum. Bir antrenman gününü ele alırsanız sıradan bir ölümlüden elbette daha az çalışıyorum. Ama diğer yandan hafta sonları sürekli yoldayım ve eşimden sürekli uzaktayım.

Bir keresinde şöyle demiştiniz: “Enke’nin bir şişe tıpası gibi oturmasının da mutlaka bir anlamı vardır”

Bunu bir yarım sezon işsizlikten dolayı İspanyol İkinci Ligi’nde CD Tenerife’de oyanrken yedek kaldığım zaman söylemiştim.

Dört yıl oldu. Bir anlamı olduğunu şimdi düşünüyor musunuz?

Sürekli yukarı doğru bir çıkışım oldu. Carl Zeiss Jena’dan Borussia Borussia Mönchengladbach’a transfer oldum. Oradan Benfica’ya ve oradan da FC Barcelona’ya. Sonra birden her şey tersine dönmeye başladı. Barcelona’dan yolladım, kendimi İstanbul’da buldum. Orada tek bir maçtan sonra şişeler ve çakmaklar eşliğinde yolcu edildim. Sonra yarım sezon takımsız kaldım. Daha sonra Tenerife’ye geldiğimde her şeyin bir anlamı olduğunu anlamaya başladım. Böyle bir dönemi arkanızda bıraktığınızda profesyonel olmanın gerçekten de iyi bir şey olduğunu bir anda anlıyorsunuz.

Farkına varmak bir anlamda.

Tam olarak değil. Benim sıradan günleri yaşamak gibi bir eksikliğim vardı. Erkenden uyanmak ve antrenmana gitmekten mutluluk duymak, bir takımın parçası olmak ya da sadece soyunma odasının kokusu. Böyle basit anların anlamını yeniden anladım. Tenerife benim için adeta bir tedavi oldu.

Bir profesyonel futbolcunun gerçekten ayrıcalıklı bir oyuncu olmak için bu inişi bir kez yaşaması gerekir mi?

Belki de. Benim indiğim yokuş biraz fazla dikti ve fazla derine iniyordu sadece. Bir kalecinin beş altı kez forma giyememesi büyük bir kriz değil elbette ama benim durumum biraz daha derin oldu.

Fenerbahçe’de kontratınız feshedildiğinde bir daha başka bir takım bulamamaktan korkmadınız mı?

Bir daha dışarı çıkamayacağım bir çekmeceye kısılmış gibi hissettim açıkçası.

İzleri ne zaman silmeye başladığınızı hissettiniz?

Ocak 2004’te yeni bir sözleşme imzaladım. DenHaag, FC Kärnten ve Tenerife’den teklif aldım. Tek düşündüğüm bir an önce içine düştüğüm durumdan kurtulmaktı.

Profesyonel futbol için çok duygusal olduğunuza inanıyor musunuz?

İstanbul’dan kaçışım açıkçası profesyonelce bir davranış değildi. Fenerbahçe ya da FC Barcelona’da yedek bankına oturtulduğumda bir profesyonel futbolcu gibi davranmam gerekiyordu. Parasını almış ve kaçmış bir oldum.

Bu sizde isteksizlik yarattı mı?

Şayet bulunduğunuz ülkede mutlu değilseniz ya da aklınız bambaşka konulara takılıyorsa ve bu nedenle de gerçek performansınızı gösteremiyorsanız, bu işi yapmayı hala gerçekten isteyip istemediğinizi düşünmeniz lazım. Ama aynı zamanda kulübüme karşı da bir sorumluluğum var. En azından transfer dönemi daha bitmemişti ve Fenerbahçe’nin benim yerime bir kaleci bulmak için süresi vardı. Ama bunu yapmadılar. Üstelik buna karşın şampiyon oldular. Tabii ben de şampiyon oldum sayılır (gülüyor).

İstanbul’da bir insan olarak psikolojik olarak da zarar görebileceğinizi düşündünüz mü?

Sadece bu değil. Türkiye’de fanatizm benim için gerçekten tehlikeli bir durum da yaratabilirdi. Türkiye’de akşam eve sağ salim döndükleri için mutlu olan ve bir şekilde o sezonu sahnede tamamlamak için sabır gösteren futbolcular olduğunu biliyorum. Ama ben böyle biri değilim.

O dönem ruhi şekillenmenizde de etkili olmuştur herhalde?

İstanbul’daki deneyim benim için bir dönüm noktası oldu açıkçası. Tıpkı kızımın iki yıl önceki ölümü gibi. Bunun için futbol bugün bende çok daha farklı bir anlam ifade ediyor. Futbol hayatımın merkezi ama her şeyin üstünde değil.

Daha rahat biri oldunuz diyebilir miyiz?

Hala bir maç kaybettiğimde gereğinden fazla sinirleniyorum. Bundan birkaç yıl önce bu kızgınlık tüm hafta sürüyordu ama artık birkaç gün içinde sinirim geçiyor.

Michael Owen: Modern Futbolun Trajik Hikayelerinden Biri

Haziran 27, 2009

bora işyarBora İşyar

30 Haziran 1998. Kalabalık bir grup halinde, Beyoğlu’nda bir meyhanede İngiltere ve Arjantin arasında oynanan FIFA Dünya Kupası 2. Tur eleme maçını izliyoruz. Grubumuz ağırlıklı olarak Arjantin taraftarı. İngiltere’yi destekleyen iki ya da üç kişiyiz. Arjantin Batistuta’nın 6. dakikadaki penaltı golüyle öne geçiyor. 4 dakika sonra Shearer yine penaltıdan eşitliği sağlıyor. 16. dakikada inanılmaz bir gole tanıklık ediyoruz.

Read more

Hüseyin Ataş: Çukurova’da İşçi ve Patronun Amansız Mücadelesi; Adanaspor-Demirspor

Haziran 20, 2009

 Hüseyin Ataş

1970 yılında ülkemiz spor bakanlığınca imzalanan ve il takımlarının direk olarak 1. lig’e çıkmalarını öngören kararnameden dolayı ülkemizde rekabet oranı yüksek derbi sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu kararnameden dolayı her ilin bir takımı öne çıkarken illerin diğer profesyonel takımlarına hep kardeş gözüyle bakıldığı için Anadolu’muzda ateşli derbiler maalesef yok. İstanbul’un 3 büyüklerinin aralarındaki maçlardan farklı olarak, dünya derbileri listelerine giren sadece 2 derbimiz var; Adanaspor-Demirspor ve Göztepe-Karşıyaka…

Read more

Türkler’in Dünya Kupası Maceraları: Cumhur Canbazoğlu’nun İtalya 90 Anıları

Ocak 18, 2009

Valderama
Gazeteci Cumhur Canbazoğlu Türkiye’nin yalnızca basınıyla temsil edildiği İtalya 90 Dünya Kupası’na giden gazetecilerden biriydi. Mizahi bir öyküyü andıran anılarla geri döndü İtalya’dan. Bu anılar ilk kez 2002 yılında Postexpress dergisinin özel sayısı Meşin Yuvarlak’ta Serkan Seymen aracılığıyla gün ışığına çıktı. Tarafların izniyle bu olağanüstü anlatıyı sizlerle paylaşıyoruz. Çünkü artık insanın yüzüne bir tebessüm konduran böyle futbol yazıları bulmak çok ama çok zor.

Read more

Dinamo Mesken: Erkan Can’ın Takımı

Ağustos 29, 2008

erkan can

Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…

Read more