Mevlüt Sarı: Beşiktaş’ta sistem kuruldu

Mart 11, 2010

Mevlüt Sarı
18. Hafta’da oynanması gereken fakat ertelenen bu maçı “24. Hafta Maçı” olarak düşünürsek, Mustafa Denizli‘nin çıkaracağı kadroyu ilk defa tutturma başarısı gösterdi pekçok kişi. Gündüz birkaç arkadaşla ettiğimiz muhabbette kadro konusunda Ernst‘in sakat olması, İbrahim Kaş‘ın cezalı olması, Kayseri maçında defansın önündeki emniyet subabı aşısın ın tutturulduğu Toraman gerçeği göz önündeyken, çıkan ilk 11 de sürpriz değildi. Ha Mustafa Hoca’nın sırf tahmin edilemeyen olmak için Necip‘in yerine Uğur‘u oynatma ihtimallerini de göz önünde bulundurduk ama Hoca öyle bir maceraya atılmadı.

Gerek maç kadrosu, gerek tribünlerin dolu ve coşkulu olması, gerek “iyi oyun” bağlamında istikrar çabası, gerekse de İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un atak oynamaya gayret eden bir anlayışa sahip olması maçın tempolu geçeceğinin habercisiydi.

Beşiktaş’ın taraftarın da etkisi ile maça iştahlı başlaması, hızlı oynamaya gayret etmesi ve İBB’nin buna ayak uyduramaması İBB’li oyuncuların yoğun şekilde faul yapmasına sebep oldu. Yunus Yıldırım’ın yoğun şekilde gerçekleşen fauller sonucunda arkadan yapılan fauller de dahil olmak üzere kartına başvurmaması oyunda ciddi elektriklenmeler olacağı düşüncesi yarattı ancak, Beşiktaş öne geçtikten sonra takımlar soyunma odasına girince nedense bir sakinlik çöktü iki takıma da ve ikinci yarı, ilk yarıdaki kadar durmadı.

İlk yarıda oyunun mutlak hakimi olan ve devamlı golü düşünen Beşiktaş; Bobo‘nun ayağından, Ekrem‘in topa vuramadığı kafasından kaçırdığı gollerle taraftarı strese soksa da, takım strese girmeden sakin, sabırlı davranıp, ısrarla golü aramaya devam etti ve Delinho’nun ilk pozisyonunda ofsayt olan pozisyonun devamında Bobo’nun en iyi yaptığı şeylerden biri olan sırtı kaleye dönükken topu alıp, dönüp, boş gördüğü yere vurarak golü yapması ve soyunma odasına 1-0 galibiyetle gidilmesi takıma da, taraftara da büyük moral oldu.

İlk yarıdaki gerek iyi futbol, gerek savunma başarısı, gerek etkili pozisyonların bulunması, Denizli’nin yeni sisteminin bir eseriydi ve Denizli bu defa sistemi oturttu gibi. 4′lü defans bloğunun önüne Toraman’ı yerleştirip, öndeki iki ön liberonun daha ileri noktalarda konumlandırılması, hem bu oyuncuların topa basarak ilk savunma hattını oluşturmaları, hem de top kapıldığında hücum organizasyonunda etkin bir role soyunmalarını sağladı. Maça böyle başlayıp, maçın gidişatına göre oyun içinde oyuncuların yerini değiştirerek 4-3-3′e dönülmesi ise takımın ne kadar değişik bir karakterinin olduğu, birçok şeyi yapabildiğinin aslında Beşiktaş’ın ne kadar sıradan gibi görünse de, kadro genişliği bakımından ligin belki de en iyi takımı olduğunun göstergesidir. Tabi, 4-3-3 gibi bir sistemde hedef forvet olarak Ekrem Dağ gibi bir arkadaş olunca, skorun daha da genişlemesi olasılığı azalıyor.

İkinci yarıda genel olarak oynanan 4-3-3′te de oyun disiplininden kopmamakla beraber, İBB’ye daha geniş alanlar bırakan Beşiktaş 2. golü, İBB defansının uyuduğu ancak Ferrari‘nin müthiş hamlesi ile sahada o anda en uyanık adam olduğunu gösterircesine attığı ara pas ile Holosko golü bulup, taraftar ile bütünleşiyordu. Bu noktadan sonra taraftar coşmuş, kah “Sen benim her gece efkarım” diyor kah “Dale Şov” yaparak yönetmenin kendilerini göstermesini sağlıyordu. İşte bu noktada Ekrem Dağ’ın ileri 3′lünün ortasında hiçbir şey verememesi ortadayken, taraftarın keyfini hiçbir şey bozamayacakken, defalarca eleştirdiğimiz Nihat‘ın oyuna girmesini neden sağlamadı acaba? Nihat kazanılacaksa, bundan daha uygun bir ortam var mıydı? 75. dakikada oyuna girse böyle bir ortamda hata yapsa bile asla baskı oluşmazdı Nihat’a ancak, Denizli nedense garip şekilde Uğur’u aldı oyuna Necip’i alkışlatmak adına. Necip’in alkışlatılması güzel bir şey ancak, Nihat ne olacak?

Sonuç olarak Beşiktaş çok iyi oynayarak ve hak ederek kazandığı bir karşılaşma oldu İnönü’de. Fenerbahçe’nin kötü futbolu, Galatasaray’ın istikrarsız futbolu karşısında son haftalardaki iyi, isteyen, iştahlı futbol, Beşiktaşlıları da şampiyonluk adına büyük umutlara sevk etti.

Mustafa Denizli Beşiktaş için deneye deneye artık en uygun sistemi kurdu ve görülüyor ki, sistem başarılı şekilde işliyor. Pozisyon vermeyen, bol pozisyon bulan bir takım haline geldi Beşiktaş. Artık pozisyon bulma sıkıntısı çekmeyen, bulduklarından da mutlaka gol çıkaran bu takım şampiyon olamazsa İnönü’deki Kayseri, Bursa ve Galatasaray maçlarına yanar çokca.

Tabi, bir de Bursa gerçeği var. Bursa ve Beşiktaş bu şekilde giderlerse ligde şampiyonluk her iki takım adına da 34. Hafta’da Bursa’da çözülebilir. Çözülecekse bu düğüm Bursa’da, varsın çözülsün ancak, o maçta şampiyon bu iki takımdan biri olacaksa da her iki takımın taraftarları -Bursaspor ve Beşiktaş Taraftarları- şampiyon takıma da, o takımın taraftarına da saygı duysun.

Mevlüt Sarı: Tuhaf Kadro, Garip Diziliş, Harika Oyun, Kötü Niyetli Hakem

Şubat 28, 2010

Mevlüt Sarı
Ligin en az gol yiyen takımı ile en az gol yiyen 2. takımı arasındaki maçın nasıl geçeceğini düşünürken, maçtan önce esame listesini gördüğümüzde “Ne alaka?” dediğimiz türden bir kadroydu Mustafa Denizli‘nin çıkardığı ilk 11. Bobo, Tello hadi Ekrem‘i de katalım bu listeye bu 3 futbolcuyu saymazsak, kaleci ile beraber tam 8 adet gol yememeye yönelik adam sahadaydı. Her ne kadar Ernst ve Fink‘in hücuma katkılarını yadsımasak da, bu adamların esas görevi “top kapmak” ve kaptığı topu ileriye aktarmak. Yani, öncelikli amaç kesiclik ve savunma. Sonuçta kadroyu görünce, kendisinden sonra ligin en az gol yiyen takımına karşı, bu sezon ligdeki maçları içinde savunması en katı takımın çıkmasına anlam verememiştik.

Kalede Rüştü, İbrahim Kaş, Sivok, Ferrari ve Delinho (İbrahim Üzülmez)’dan oluşan savunma, hemen önlerinde orta saha ile aralarında bir yerde Toraman bu 6′lının önünde Ernst ve Fink onların önünde ise sağda Tello, solda Ekrem Dağ en uçta ise Bobo.

Maç işte, “Bu takım kimle ve nasıl hücum yapacak?” şeklindeki düşünceler içinde başlarken, 2. dakikada çok iyi bir hücum organizasyonunda Fink’in doğru yere doğru gönderdiği topu, Tello doğru bir vuruşla ağlara gönderirken erken gelen bu gol Beşiktaş açısından olumlu bir etki yaparken, Kayserispor’u ise acelecileğe sevk ederek oyundan kopardı mantalite olarak.

Beşiktaşlı oyuncular bu sezon neredeyse hiçbir maçta yapmadığı şekilde akıllıca “pres” yapıyorlardı ve bu presin sonucunu da tehlikeli şekilde pozisyona dönüşebilen bir atağa çevirebiliyorlardı. Kayserispor ise özellikle takımın orta sahası acelecilik ve gereksiz heyecan içerisinde olması bu top kayıplarına sebep olmaktaydı. Beşiktaş’tan sonra en az gol yiyen takım olarak “savunma” takımı olan Kayserispor kaptırdığı topların bedelini “tehlikeli pozisyon” olarak ödemekteydi. Golden sonra Tello’nun harika attığı topu iyi kontrol edip, iyi şekilde vuran Bobo’nun topu direkten dönerken Beşiktaş kaçan gole, Kayserispor ise verdiği pozisyona anlam veremiyordu. Tolunay Kafkas da, Bayram‘ın oyunda alıp, hücumcu Treoisi‘yi saha sürüyordu henüz 20. dakikada.

Sonraki dakikalarda da Kayserispor’un her çabası daha pozisyon olma ihtimali bile olmadan eriyip Beşiktaş’ın tehlikeli atağına dönüşüyordu. Artık bilmem kaçıncı top kaptırmalarının birinde Aydın’dan topu kapan Tello adını günün adamı olmaya adamıştı bir kere ve harika bir topuk pası ile Bobo’yu topla buluştururken, Bobo futbolun bir “takım” oyunu olduğunu gösterircesine topu bomboş gelen Ekrem’e aktardı, Ekrem’e topu ağlarla buluşturmak kalmıştı dakikalar 30′u gösterirken.

İlk yarı Beşiktaş’ın top kapmaları, Kayserispor’un top kaptırmalarıyla geçti. Kayserispor’un top kaptırmaları Beşiktaşlı oyuncuları öylesine etkilemişti ki, topu kapan artık öncelikle pası değil, birkaç kişi çalımlayıp dikine doğru rakip kaleye inmeyi düşlemekteydi.

İkinci yarı başlarken ligin en az gol yiyen 2. takımı Kayserispor’un, kaleci dahil 8 tane ilk görevi “savunma” olan adamdan oluşan bir takımdan 3,5 pozisyon ve 2 gol yemesine neden olan hatalara ne gibi çareler üreteceğini düşünürken başladı. İlk yarıdan pek farklı değildi Kayserispor. Yana paslarla oluşan bir “pas başarısı” ve “topa sahip olma” başarısı ancak buna mukabil pozisyon üretememe, dikine yol alamama gibi eylemlerle beraber kritik top kaptırma eylemleri de devam etmekteydi. Kayserispor bu denli kötüyken kaptığı toplarla Kayserispor defansını dengesiz yakalayan Beşiktaş’ta bazı oyuncular fazla gaza gelip bireyselliğe dalınca hücumlardan eli boş dönüyordu. Dakikalar 80′i gösterdiğinde Mısırlı futbolcu Mohammed’in orta sahadan çıkardığı uzun topta Beşiktaş defansı “uyuyunca” Makukula Kayserispor’un maç boyunca bulduğu tek pozisyonu değerlendirip ligdeki 16. golüne ulaşıyor, Beşiktaş’ı ise maçın bitimine 10 dakika kala strese sevk ediyordu.

Golden sonra Kayserispor tempoyu arttırmak için çabalayıp oyunu rakip yarı alana büyük oranda yıksa da pozisyon bulamayınca yapacak bir şeyi de kalmıyordu.

Sonucu itibariyle Beşiktaş’a ligin ilk yarısındaki Kayserispor, Bursaspor ve geçen haftaki Galatasaray maçlarına yanmakla beraber, rakiplerinin puan kaybetmesini bekleyerek şampiyonluk hesapları yapmak kalırken, Kayserispor’a bir savunma takımı olarak, başka bir savunma takımından nasıl bu kadar çok pozisyon yediğini hesap etmek kalıyordu.

Gelelim maçın hakemine. Beşiktaş bu maçı kaybetmiş olsaydı emin olun ki, çok şey olurdu hakemle alakalı. İlk yarıda ceza sahasının hemen dışında Kayserili oyuncu topu koluyla kontrol ediyor İlker Meral “devam” diyor. Olabilir, görmemiştir, yardımcı da uyumuş olabilir ancak, arkadan yapılan ve ani atak kesen Kayserispor müdahalelerine eli cebinde hızla geldiği halde kart çıkmıyorsa buna mukabil faul bile olmayan Tello’nun topu taca gönderdiği pozisyonda Tello’ya sarı kart çıkıyorsa, ikili mücadelede yere düşen Kayserili oyuncu olurken anlamsızca “faul” düdükleri çalınıyorsa, buna mukabil Kayseri lehine faul verilen mücadelelerde yerde kalan oyuncu Beşiktaşlıysa “devam” deniyorsa ve nedense yapılan hataların “iyi niyetli” olduğuna inanası gelmiyor insanın. Hele son dakikalarda Fink’in rakibinden topu söküp ceza alanına doğru koşmaya çalışırken rakibin iki eliyle Fink’in belini arkadan tutup yere indirmesine bile kart çıkaramıyorsan, “iyi niyet” veya “hakemler de insan” değerlendirmeleri çok farazi kalıyor. Maç içindeki takdir haklarını Kayserispor’dan yana kullanmasına “öyle görmüştür” desem bile, o son dakikalardaki Fink’in arkadan “kasti şekilde” çekilmesine kart çıkar-a-mamasını gördükten sonra İlker Meral Şampiyonlar Ligi Finali de yönetse, karakteri bellidir nazarımda.

Bu maçta İlker Meral kötü niyetle maç yönetmiştir veya moda deyimle birçok pozisyonda “yüreği” yetmemiştir. Kim bilir, Mehmet Özhaseki’nin Hakan Sivriservi’nin hakemlik formasını astırtmasını aklına getirmiş “Neme lazım ben takdir haklarımı Kayseri’den yana kullanayım da, kim ne yaparsa yapsın” demiştir.

Maç sonunda aklımızda kalan da, tuhaf bir şekilde savunma özellikli ve garip dizilişe sahip bir takımın ligin en az gol yiyen 2. takımına karşı 6 net pozisyon yakalamakla kalmayıp iyi bir oyunla rakibini devirmesi ile çok basit ve açık pozisyonlarda bile garip düdükler üfleyen kötü niyetli bir hakemdi.

Oğuz Öztürk: Malta Şövalyeleri

Şubat 12, 2010

Akdeniz’in göbeğinde bir ada ülkesi Malta… Aslında adacıklar demek daha doğru olur. Malta ülkesi üçünde insanların yaşadığı yedi adacığının birleşimi… Gezip gitmek gerek aslında. İnsanların yaşamadığı adacıklarında bizleri Lost türüründe maceraler bekliyordur belki, kim bilir?

Akdeniz insanlarını bilirsiniz. Hafif tembellkik, belki biraz uyuşukluk ve pek tabii siesta alışkanlığı… Malta’da da bunların yanında alışkanlık haline gelen bir şey daha var, o da futbol… Bu küçük ülkede yaşayan Akdeniz insanları futbolla yatıp futbolla kalkıyorlar. Milli takımları pek iyi bir düzeyde değil, kulüp takımları hiç yok denecek kadar az. Buna rağmen ülkede ulusal futbol ligi 1909′dan beri düzenli olarak oynaıyor. Hibarnians, Sliema W. ve Florina ülkede en çok deteklenen takımlar. Zaten geriye kalan takım sayısıda bir elin parmaklarını geçmiyor. Malta’da yaşayan sakin insanlar Malta milli takımı dışında İngiltere ve İtalya milli takımlarını da kendi ülkeleri gibi destekliyorlar. Son Dünya Kupası’nda İtalya’nın şampiyon oluşundan sonra ülkede sabahlara kadar yapılan kutlamalar Maltalı insanların kendilerini biraz İtalyan gibi hissettiklerinin de bir kanıtı. Malta milli futbol takımınında başarı elde etmesini hayal etmeden de duramadıkları kesin. Fakat onlar için başarı bir kupa değil. En kötü Dünya ya da Avrupa Şampiyonası eleme gruplarında sonuncu olmamak… Ülkenin direk turnuvaya dahil olması ise ulusal bir bayram nedeni olabilir Malta için…

Ülke halkının mutluluğu İngiliz ve İtalyan milli takımlarının başarılarında aramaları biraz ilginç fakat biraz da mecburi… Malta’daki insanların çoğunun kendini İtalyan ya da İngiliz hissetmesi veya bu ülkelerin kökenlerinden gelmesi yine bu durumda etkili bir durum gibi… Mecburiyetten kasıt ise Malta milli futbol takımının sürekli aynı yerde sayması ve bir türlü kıpırdayamaması… Öyle ki, Malta futbol takımı 1964′ten 2008′e kadar katıldığı Avrupa Futbol Şampiyonaları elemerinde olduğu gruplarda sürekli sonuncu olarak istikrar yakalamış… Yine 1974′ten beri katıldığı Dünya Kupaları eleme gruplarında da sürekli sonuncu olmuş. Yine milli takımın bu elemerde aldığı toplam galbiyet sayısı sadece dört…

Her ülkenin milli bir futbol kahramanı vardır elbet… İşte Malta’da da bu kahraman Michael Mifsud. 28 yaşındaki Mifsud’u duyanlarınız vardır. Ülke futbolunun aksi bir durumda Mifsud, kendine Almanya ve İngiltere liglerinde her daim yer bulmuş bir isim. 2001-2003 yılları arasında Kaiserslautern‘de, 2007-2009 arasında ise Coventry City‘de oynamıştı. Coventry’de geçen 2 yıl için onun altın çağı demek mümkün. Ülkenin Ulusulararası üne sahip tek futbolcusu olan Mifsud şimdilerde ise Burnley’de kiralık olarak forma giymeye devam ediyor. Halen, Mifsud birgün futbolu bıraktığında onun kadar yetenekli olacak bir Maltalı futbolcu yok. Tüm milli takım Mifsud’un çevresinde toplanmış durumda… Yine Carmel Busuttil de en çok forma giyen isim Malta’da.

Malta futbolundaki son paragrafımız Hibernians ve Sliema Wanderers F.C.‘ye ait. Bu iki takımdan Sliema W. 1909 yılında kurulmasına paralel olarak en eski futbol kulübü ve Malta Ligi’nde 23 şampiyonluk ile en çok şampiyon olan kulüp olarak öne çıkıyor. Fakat Sliema W., son yıllarda Hibernians gibi kulüplerin Malta dışındaki futbolculara ve teknik direktörlere yönelmesi nedeniyle beş yıldır şampiyon olamıyor. Ligin son şampiyonu Hibernians… Güney Amerika’lı futbolcu modası Malta’da var ve Hibernians’ta halihazırda bir Uruguay’lı, bir Arjantin’li ve bir de Brezilya’lı futbolcu ter döküyor. Bu üçünün içinde ligde fırtına gibi esen ise Flemengo altyapısı ürünü olan fakat ülkesinde aradığı mutluluğu Malta adalarında bulan Helton Morelto gollerini sıralıyor…

Malta tarihinde yüzyıllar içinde tek bir dönüm noktası gösterilir. O da yıllar yıllar önce Osmanlı donanmasının kuşatmasına karşı 80 yaşındaki Grand Maître (üstad-ı azam) Jean de la Valette‘in komutasında gerçekleştirilen savunmadır… Bu olay Malta tarihinde ‘milat’ olarak kabul edilir. Şimdilerde ise aynı milat Malta futbolu içinde geçerli. Futbol geçmişi çok eskilere, 1900′lü yıllara dayanan Malta artık bir şekilde San Marino gibi ülkelerden sıyrılıp kendini gösterebilmeli… Malta futbolu ve geleceği ile ilgili Hibernians futbol takımı teknik direktörü olan ve ülkede sadece bir yıl geçiren İngiliz Mark Miller‘in sözü ışık tutacak cinsten;

” Günlük güneşlik bir yer, yüz yılı aşkın bir futbol tarihi… Bu ülkenin futbolunu geliştirmemiz gerek. En azından benim içim Malta’nın katıldığı her elemede sonuncu olmasına el vermiyor…”

Bakalım yüzyıllardır aynı yerde seyreden Malta futbolu 2012 elemeleri ile beraber bir kıpırdanma içine girebilecek mi?

Mevlüt Sarı: Fesuphanallah…

Şubat 1, 2010

 Mevlüt Sarı

Beşiktaş Olağan Seçimli Genel Kurul’u sona erdi, Yıldırım Demirören ezici bir çoğunlukla kazandı. Mayıs 2004-Ocak 2007 arasında türlü rezaletler, türlü başarısız yönetim biçimleri göstermişti Demirören. Bir şans daha istemişti, “Hatalarımdan ders aldım” demişti, “Birlik-Beraberlik sağlayacağım” demişti, “Güçlü bir yönetim kuracağım” demişti. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Tek aday olarak girdi seçime zira, muhalefet acıdır ki, bugünkü gibi “Paramı alırım” söylemlerini alttan alta duyuyorlardı. O dönem korkulan borç ne kadardı? Demirören’in alacağı hariç 40 milyon dolar. Kendisinin alacağı ise yaklaşık 20 milyon liraydı. Dolar kuru o dönem 1,44 Liraydı. Demirören’e olan borç hariç 57,5 milyon lira borç vardı. Bu tarihten 3 yıl sonra Demirören’e olan borç hariç bu borç miktarı olmuş 150 milyon lira. Bugün Demirören’e olan borç da o dönemin sadece derneğe ait borcunu aşmış, 62,5 milyon lira olmuş. O dönem Demirören’in alacağı 20 milyon liradan korkanlar bugün 62,5 milyon liradan elbette korkarlar.

Ocak 2007′deki seçimde Demirören’in karşısına aday çıkmayınca, söylemeye başlamıştık;

Arkası gelmez dertlerimin, bıktım illallah
Biri biterken, öbürü de başlar vermesin Allah

Ocak 2007′de yaklaşık 80 milyon lira olan borç 3 senede nasıl 212,5 milyon liraya çıktı? Hatalardan ders alındığı için olmalı kesinlikle. Başka bir açıklaması olamaz çünkü. 3 senede 132 milyon lira borç yaratacak ne yapıldı bu kulüpte? Gelirleriniz tüketiyorsunuz, basketbol şubesi için gelen parayı bile futbola aktarıyorsunuz, üzerine de 132 milyon lira borç. Mükemmel bir ekonomi yönetimi. Ne de olsa, çalışan hata yapar değil mi?

Bu 3 senede türlü rezaletler olurken, para kavak yaprağı gibi savrulurken muhalefet sesini çıkarmıyorken hele ki, muhteşem bir ekonomik tablo bırakan ve mirasının vahşice mahvedilmesi karşısında bile Hüsnü Güreli sesini çıkarmıyorken biz şarkıya devam ediyorduk;

Böyle gelmiş, böyle gidecek korkarım valla
Yok mu, çaresi dostlar Fesuphanallah

Mayıs 2004-Ocak 2007 arasında ders alanlar, ne kadar harika dersler aldıklarını gösteriyorlardı… Ocak 2007-Ocak 2009 arasında türlü rezaletler artarak ve aymazca sürüyordu. Her rezilliğin arkasında o bembeyaz kavram “Beşiktaşlı Duruşu” giderek grileştiriliyor, gri de yavaştan siyaha çalıyordu.

Ders alan(!) bu zihniyetten örneğin 2009-2010 sezonunun başında Şeref Yalçın, “Başkanımız Real Madrid’in Ronaldo transferini gölgede bırakacak bir transfer yapacak” dedikten sonra 8 milyon euro verilerek Tabata alınıyordu. Gerçekten gölgede bıraktı, hala gün yüzü göremedik. Ocak 2009 seçimi için söylemler yine “Ders aldık”üzerineydi. Ders alan zihniyetin yönetici adaylarından Serdal Adalı daha “Ders aldık” lafının sıcaklığı geçmeden ders aldıklarını gösteriyor mali durum ve yabancı durumu gün gibi ortadayken “Yıldızsa yıldız, paraysa para” deyip “2 dünya yıldızı” sözü veriyordu. Bu defa gölge değil, direkt gece olacak sanıyoruz.

Böyle bir süreçte seçim günü kulübün resmi web sitesindeki bir fotoğraf dikketimi çekti, oy kullanmak için sandık için kuyruğa girenlerin ciddi miktarı kel kalmış insanlardan oluşmaktaydı. Bu manzara beni umutlandırmıştı zira, 6 yıllık rezaletler saç-baş yolduracak cinstendi ki, insanların en azından saçlarının intikamını alacaklarını düşündüm…

Yanılmışız, insanlar merhemi yine Demirören’de buluyorlarmış. Yetmemiş bu ekonomik rezalet, bu zihniyetin yarattığı rezaletler, bu kişilere bağımlı hale getirilen camia. Sandıklar yavaş yavaş açılırken, Demirören makası da açıyordu. Tamam biliyoruz “Sevinmek, için sevmedik” ancak bu sloganı bu denli içselleştirip işi mazoşizme götürmenin mantığını çözemeden, insanların keyfinin gayet de yerinde olduğunu görerek, yine söylemeye başladık,

Alemin keyfi yerinde, yine maşallah
Bize de bir gün kader güler, güler inşallah

Ve Demirören haklı çıktı ve kazandı. Kongre üyeleri demek ki, “Gerçek Sahip(!)” olarak bunu uygun görmüşler. E bundan sonra da o mazoşizmi içselleştirmişler, 3 senede 132 milyon liralık borç artışının denklemini iyi kuranlar lisanslı ürün alsınlar, maç bileti alsınlar. Senede 50 lira aidat ödemekle bitmez, çok daha fazla ödesinler. Grupçulukla, kişisel çıkarlarla değil, gerçek sahip(!) gibi davransınlar da kulübü bu bataklıktan çıkarsınlar… Biz de söylemeye devam edelim,

Böyle gelmiş, böyle gidecek korkarım valla
Yok mu, çaresi dostlar Fesuphanallah

Erkin Baba’ya selamlar, yıllar öncesinden bu günümüzü anlattığı için de çok teşekkürler…

Mevlüt Sarı: Herkes Aynı…

Ocak 30, 2010

Mevlüt Sarı

Maçı analiz etmek istiyordum aslında ancak, Mustafa Denizli Tabata ve Nihat‘ı oyundan alıp, Holosko ve Necip‘i sürene kadar analize değer bir oyun ortaya konmadığından beyaz leblebisi çok daha yoğun karışık çerez tabağındaki biraz karıştırınca çıkan 3-5 fındık tanesi ile idare ederek yüzümüzü Kongre’ye çevirelim…

Read more

Cem Top: Nonda’ya rağmen 3 puan

Ocak 24, 2010

cem top resim
Ali Sami Yen Stadında oynanan Galatasaray – Gaziantepspor karşılaşması, ilk 45 dakikası itibariyle beklentilerimizi karşılamadı. Karşılaşma öncesi düşüncemiz, Galatasaray’ın oyunu rakip ceza alanı çevresine yıkarak, kırmızı-siyahlıların ise etkili kontrataklar geliştirerek gol bulabileceği yönünde idi.

Her ne kadar takımlar ilk 20 dakika içinde karşılıklı olarak ikişer net pozisyonu harcadılarsa da ilk yarıdaki “ofansif zenginlik” bu akınlarla sınırlı kaldı. Gaziantepspor cephesinde Julio Cesar‘ın merkezi santrfor olarak görevlendirildiği hücum hattı kanatlarda Olcan ve Ahmet Arı ile destekleniyor ve bu hattın gerisindeki Zurita, Serdar, Erman üçlüsü orta alanın yükünü çekiyordu.

Buna mukabil Galatasaray’da Rijkaard, kupa maçlarında etkili bir futbol ortaya koyan kadroyu bozmak istememiş, sadece Servet‘in yanında Neill‘e görev vererek takımını sahaya sürmüştü. Sarı-kırmızılı takımda Elano‘nun bir kez daha Mustafa Sarp‘a yakın oynaması sarı-kırmızılı taraftarlar üzerinde defansif kaygılar yarattıysa da Ahmet Arı’nın 34. dakikada gördüğü kırmızı karttan sonra bu endişeler boşa çıktı. Kırmızı-siyahlı genç futbolcu, bir anlık öfkesinin bedelini oyun dışı kalarak ödediği gibi kalan dakikaları baskı yiyerek geçiren takımına da faturanın bir kısmını ödetti. Kırmızı kart sonrası Julio Cesar De Sousa‘yı ileri uçta tek bırakmak zorunda kalan Gaziantepspor, 4-3-3′ten 4-4-1 sistemine yumuşak bir geçiş yaptı.

İkinci 45 dakikaya da baskılı şekilde başlayan Galatasaray’da bu maç için Arda‘nın yıldız apoletlerini ödünç alan Caner‘in etkili futboluna tanık olduk. Sol bekte adeta harcandığı maçların aksine, kendine güveni üst düzeyde olan bu futbolcu çabukluğu ve adam eksiltme özelliği sayesinde önce sol kanattan daha sonra ise göbekten geliştirdiği ataklarla rakip defansı karıştırdı. Günün “facia” isimlerinden Nonda’nın 59′da kaçırdığı penaltıyı da Caner Erkin yaptırdı. Bu karşılaşma öncesi görüşümüz; Galatasaray’ın eksik kadrosuna rağmen dripling yetenekleriyle öne çıkan futbolcuları sayesinde Gaziantepspor defans yerleşimini bozacağı ve çok pozisyon bulacağı şeklindeydi. 90 dakika geneline bakınca sarı-kırmızılıların hatırı sayılır gol pozisyonlarından Nonda’nın formsuzluğu sebebiyle yararlanamadığını görüyoruz. Futbol kamuoyunun geneli Jo’nun gelişini “Nonda’yı hırslandıracak bir faktör” olarak görürken bu futbolcunun her geçen gün geriye gitmesi kafalarda soru işaretleri yaratıyor. Galatasaray yönetiminin olası bir Giovanni Dos Santos hamlesi, Nonda’nın Gaziantepspor maçındaki performansından sonra taraftar nezdinde de iyice haklı temellere dayanacak. Anlayacağınız, bu maçtaki kötü performansı nedeniyle bir ara taraftarlardan da tepki gören Nonda bir anda “en zayıf halka” halini almış durumda.

Defansın yeni ismi Lucas Neill‘e gelirsek, ilk maçı itibariyle etliye sütlüye karışma işini daha çok Servet Çetin‘e bıraktığını ve bizce doğru yaptığını söyleyelim. Galatasaray’lı yöneticilerin bu transferin yapılmasına önemli bir gerekçe olarak gösterdiği “geriden oyun kurma” konusu ise hala değerlendirilmeye muhtaç. Gaziantepspor’un 10 kişi kaldıktan sonra zorunlu olarak kendi yarı alanında savunmaya çekilmesi Lucas Neill’i tüm yönleriyle izlememize mani oldu. Haftalar ilerledikçe bu futbolcu hakkındaki yorumlarımız da genişlik kazanacak. Bu noktada, Avustralya milli takım formasını 50 kez giymiş, neredeyse futbol hayatının tamamını Ada’da geçirmiş Lucas Neill’i değil, Galatasaray forması altındaki Lucas Neill’i değerlendireceğimizi belirtmeliyiz. Yoksa Galatasaray son dönemde öyle isimlerle anlaşmaya başladı ki, bu isimleri “sarı çizmeli Mehmet Ağa” nitelemesiyle masaya yatırmak bile abesle iştigal.

Madalyonun Gaziantepspor yüzünü çevirdiğimizde, ara transfer döneminin sonuna yaklaşılmasına rağmen Jose Couceiro ve yönetimin takımı henüz organize bir görüntüye kavuşturacak hamleleri yapamadığını görüyoruz. Tabata’nın astronomik bir bedelle Beşiktaş’a satılmasının ardından doğan oyun kurucu boşluğu, her geçen gün büyüyor ve bu esnada puanları da yutuyor. Format gereği Julio Cesar’ı desteklemekle görevli isimlerin de bekleneni verebildiği söylenemez. Julio Cesar yakınlarında duvar olacak kimseyi bulamayınca Gaziantepspor akınları da başlamadan bitiyor. Galatasaray karşısında 92 top kaybıyla oynayan takım, yatıp kalkıp maçı 1-0 kaybettiğine dua etmeli. Belki ilk dakikalarda Caner’in getirip Nonda’nın kafasına teslim ettiği top gol olsa ya da Nonda penaltıyı gole çevirebilse kaybedilen 3 puanın karşılığı skor tabelasında çok farklı biçimde yazılacaktı. Gol bölgesinde Beto gibi bir alternatif varken, birbiri ardına forvet transferi yapılması da bizce hata. Gaziantepspor bir an evvel Julio Cesar – Beto ikilisiyle 4-4-2 dizilişine geçmeyi denemeli ve ara transfer bitmeden yerli ya da yabancı bir “playmaker” ile kadrosunu takviye etmeli.

Bora İşyar: Beşiktaş’tan Chelsea, Mustafa Denizli’den Ancelotti olur mu?

Ocak 7, 2010

bora işyarBir değişiklik yapmak istedim. Taktiksel yazı denemesi olsun, hem de Turkcell Super Ligi’nden bir takım olsun. En iyi Beşiktaş’ı biliyorum. Bu yüzden zaten yazı Beşiktaş üzerine. Vitesse ile yapılan hazırlık maçını izlerken aklıma bir soru geldi: Beşiktaş Diamond oynar mı?

Read more

Bir Futbol Efsanesi: Hristo Stoichkov (GOAL Dergisi Kasım sayısı)

Aralık 12, 2009

 Hristo Stoichkov

Dimitar Berbatov ve Martin Petrov gibi yıldızlara sahip olsalar da Bulgarların gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu hiç şüphesiz Hristo Stoichkov’dur. Bu gerçeği Barcelona’da futbol oynadığı dönemde kendisi de şu ilginç sözlerle dile getirmişti: “İki İsa var; biri şuan Barcelona’da oynuyor, diğeri cennette.”

Read more

Ege Görgün: Mentalite değişmezse Güneş de başarılı olamaz!

Aralık 1, 2009

Ege GörgünKaynak: Goal.com“Trabzonspor’a gereken teknik adam değişikliğinden çok, mentalite değişikliğidir. Bu değişiklik taraftardan başlayarak yönetime sirayet etmelidir.Eski mentaliteyle Şenol Güneş’in de başarılı olması mümkün değildir.

Diğer yandan, Şenol Güneş bu köklü değişimi başlatabilecek, sürdürebilecek ve bir noktaya taşıyabilecek en ideal kişi olarak durmaktadır halihazırda. Artık teknik anlamda uluslararası tecrübelere sahip olmasının yanı sıra Trabzonspor’un herşeyini ayrıntısıyla bilen bir hocadır kendisi. Bugüne kadar ki söylemleri de göstermiştir ki, hocadan çok bir öğretmendir aslında Güneş.

Trabzonspor’un yeniden büyük Trabzonspor olması için sağduyulu, kültürlü ve sağlıklı bir dünya görüşüne sahip bir başöğretmene ihtiyacı vardır zaten. Ama beş yıllık ilköğretimin bile yeterli görülmeyip sekiz yıla çıktığını düşünürsek, Trabzonspor’un aynı öğretmenle kesintisiz en az 5 yıl çalışması lazımdır. Her türlü kötü sonuca rağmen ve tüm yetkilerin Güneş’te toplandığı bir beş yıl hem de…”

Ege Görgün: Milli-Teri(z)m (4-4-2 Dergisi Kasım Sayısı)

Kasım 24, 2009

Ege Görgün

Geçen ayın en önemli futbol olayı neydi diye düşününce akla iki şey geliyor: Milli takımımızın Dünya Kupası’na gidemeyişi ve Fatih Terim’in istifası. Peki hangisi daha önemli gerçekten?

Yanıt aramanıza hiç gerek yok. Çünkü asıl sıkıntı yanıtın zorluğu değil, böyle bir sorunun sorulabiliyor olması.

Milli takım ve Dünya Kupası söz konusuyken, bir teknik adamın istifasının ne önemi olabilir ki?

Ama bakıyoruz gazeteler televizyonlar takımımızın düştüğü aciz durumdan çok Terim’in istifasına yer vermişler. Neden, nasıl gidemediğimiz değil, istifanın nedenleri, nasılları konuşulmuş yalnızca.

Çünkü Fatih Terim çoktan önüne geçmiş milli takımın. Terim çok şey söyleyeceğini ima edip hiçbir şey söylemediği bir basın toplantısıyla bu magazinel curcunayı biraz daha uzatmayı becermiş üstelik. Magazinden kolay üretilen tüketilen bir şey mi var. Medya da ve kamuoyu da bu sürecin üstüne mal bulmuş mağribi gibi atlamış. Hatta yalan transfer haberleriyle, istifanın sebebiyle ilgili yersiz tevatürlerle karınca kararınca katkıda bile bulunmuşlar sürece.

Başarısızlığın değil de Terim’in konuşulması çok kişinin işine gelmiş tabi. En başta da bu başarısızlığın mimarlarının… Bu hesabı önceden yaptıkları için en baştan beri, hiç seslerini çıkarmamışlar Terim’in yaptıklarına, tıpkı onun bazı talebelerinin ayıplarına ses çıkarmadığı gibi. Hatta insanların milli takımdan soğuması pahasına öne çıkarmışlar, pohpohlamışlar, kollamışlar Terim’i. Aslında insanların soğuduğu milli takım değil Terim imiş ama artık Terim demek milli takım demek gibi olduğundan aradaki farkı onlar da ayırt edemez olmuşlar.

Peki farkı ayırt edemeyenler bir tek onlar mıymış acaba?

Sonraki Sayfa »