Mevlüt Sarı: Denizli’nin Dönüşü
Mart 16, 2010
![]()
Haftaiçi oynanan İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşılaşmasının kadrosunu tahmin etmekte hiç zorlanmamıştık. Öyle ki, Mustafa Denizli‘nin artık kadro istikrarını sağlayacağı, yeni keşfettiği iyi ve dirençli diziliş ile maça başlayıp maçın ilerleyen sürelerinde 4-3-3′e dönerek oyunu domine etmesinin devamının geleceğini düşünmüştük ancak Mustafa Denizli geçen haftanın kadrosunda tek bir değişiklik yapıyor ancak o öyle bir değişiklik oluyor ki, 4-1-2-1-2 başlayıp 4-3-3 ile devam eden ve birkaç maçtır oynanan “iyi oyun” alaşağı oluyor.
Kadroda bir tek Necip-İbrahim Kaş değişikliği vardı gel gelelim, İbrahim Kaş’ın bugüne kadar Beşiktaş’a ne kattığını bir türlü keşfedememiş bir cahil olarak hem defans hattının, hem de Ernst‘in yokluğunda orta sahanın direncini bu derece yok etmeye yönelik tavrı hâlâ çözebilmiş değilim. Maça İbrahim Kaşlı defans hattı ile başlayıp, İbrahimToraman‘ı orta sahaya monte ederek geçen geçen 3-4 maçtaki hücum gücünün olmayacağı aşikardı, öyle de oldu. Maçın başında Denizlispor dişini gösterdi ve ilk 10 dakika Denizlispor’un oyunu forse etme çabası içinde geçti. 5. dakikada Rüştünün iyi uzanarak kornere çeldiği topa Rüştü “Benden çıktı” işaretini yapmasına rağmen, maçın hakemi Abdullah Yılmaz‘ın aut kararı vermesi ilginçti. 10 ile 25. dakikalar arasında Beşiktaş dengeyi kursa da, 25′ten 40′a kadar da mutlak bir Denizlispor hakimiyeti vardı. Özellikle İbrahim Kaş’ın kaptırdığı toplar, atamadığı paslar ciddi manada handikap yarattı. Sırf İbrahim Kaş’ı kadroya sokabilmek adına iyi işleyen sistemin ve bu sistemin yarattığı sağlam makineyi bozmak Beşiktaş’a pahalıya malolabilirdi ki, 33. dakikada Youla’nın şutu direkte patladı. Denizlispor biraz dikkatli olsa veya Rüştü kötü gününde olsa 3-0 olması işten değilken, 41. dakikada kornerden gelen topta oluşan karambolde Holosko topu dürtünce Beşiktaş‘a ve Beşiktaşlı’ya derin bir “Oh” çektirirken, Denizlispor’un baskısını kırmakla kalmayıp, disiplinden de koparıyordu.
Soyunma odasına 1-0 önde gitmenin avantajı ve moraliyle Beşiktaş 2. yarıya daha iyi başlarken, Denizlispor maçın ilk 10 dakikası ile 25. ve 40. dakikalar arasında sergilediği futbolun yanına yaklaşmıyordu. 52. dakikada Holosko‘nun o bildiğimiz sağdan fırtına gibi ilerleyişine şahit olduk, vurmak yerine daha müsait pozisyondaki arkadaşı Bobo’ya da aktarışı başarılıydı ancak, Bobo bir an gecikince Özden‘den sekip yön değiştiren topu, topa vurulduğu anda ofsayt olan Ekrem Dağ ağlara gönderse de haliyle gol değeri kazanmadı. Oyunun kontrolünü tamamen eline alan Beşiktaş için maç rahat şekilde geçiyordu 2. yarı tabi İbrahim Kaş’ın hataları da can sıkıyordu. Hem rakibe sert girip atılma riski taşırken, hem raibe sıkça top kaptırırken, hem toplara müdahale edemezken 70. dakikada Rüştü’nün “Bırak” dememiş olmasının veya Rüştü “Bırak” demese bile, Rüştü’nün topa hareketlenişini görmemesinin imkansız olduğu bir pozisyonda hiç yoktan topu kendi ağlarına göndermesi işten bile değildi. İyi oynamayan, ısrarla hata yapan ve atılma riskini derinden hissettiren Kaş’ın 90 dakika sahada tutulması da Denizli’nin bilindik şovlarından biriydi aslında. Kenarda Necip ve Ernst’i görünce Kaş ve Fink’in oyundan alınıp, Toraman’ı sağ beke çekip 4-3-3′te daha etkin bir performans göreceğimizi zannettik ancak daha önce defalarca söyledik ya, tahmin edilemezlik özelliğini konuşturdu yine Denizli ve beklenen şekilde Fink’i oyundan almasına rağmen, beklenmeyen şekilde Delinho’yu oyundan aldı ve onun yerine defansın soluna, genel olarak beğenmediğim ancak bu maçta, maçın en iyi adamı olan, Beşiktaş’ın birçok hücumunda etkin rol alan Ekrem Dağ’ın yerleştirilmesi garipti. Sonraki süreçte de Denizlispor birazcık kıpırdasa da skoru değiştirecek bir gol bulamadı ve Beşiktaş düşmeme mücadelesi veren, son 2 haftadır da kazanan Denizlispor’a karşı kritik öneme sahip bir 3 puan kazandı.
Yazı boyunca çokca değindik kendisine ancak bir şey sormak isterim, bu takımda sezon başında Toraman varken, Erhan Güven varken, Rıdvan Şimşek gibi bir pırlanta varken, yeri geldiğinde Ekrem Dağ varken sorarım İbrahim Kaş ne demeye sağ bek olarak -üstelik bedavaya gitmişken- 1 milyon Euro bedelle kiralanır? Üstelik Serdar Kurtuluş gibi birini de gönderiyorsunuz! Eğer stoper mevkisinde kadro derinliği yaratmaksa amaç, neden sağ bek oynatılıyor bu adam? Adam mı yok onun yerine? Bugün Erhan Güven neden gönderildi? Rıdvan Şimşek oynadığı hiçbir maçta sırıtmamasına bilakis çok iyi performanslar sergilemesine rağmen nerede? Bu maçta Toraman beke çekilip, Ernst’in sakatlıktan yeni çıkması göz önüne alındığında Necip-Fink ikilisi daha verimli olmaz mıydı? Bu İbrahim Kaş’ın, bir sağ bek olarak, gönderilen Serdar Kurtuluş’tan ne fazlası vardır? Tapusu Beşiktaş’ta olan Rıdvan Şimşek, “Kiralık” İbrahim Kaş’tan ne kadar kötü oynayabilirdi bu maçta? İhtiyaç, bedel, gelen, giden dengesine bakıldığında mantık kırıntısı göremiyorum şahsen. Sırf İbrahim Kaş oynatılacak diye, oturan, verimli olan, pozisyon bulan, pozisyon vermeyen sistemin dişlilerine çomak sokmak hangi mantığa sığar?
Sonuç olarak Denizli tahmin edilemezliği ve işleyen sisteme çomak sokma hevesleriyle geri dönerken, diğer Denizli de düşmeme adına geri dönme çabasını sonuna kadar gösterme gayretindedir fakat oyunları yetecek gibi görünse de, bakalım zaman buna yetecek mi?
Mevlüt Sarı: Tuhaf Kadro, Garip Diziliş, Harika Oyun, Kötü Niyetli Hakem
Şubat 28, 2010
![]()
Ligin en az gol yiyen takımı ile en az gol yiyen 2. takımı arasındaki maçın nasıl geçeceğini düşünürken, maçtan önce esame listesini gördüğümüzde “Ne alaka?” dediğimiz türden bir kadroydu Mustafa Denizli‘nin çıkardığı ilk 11. Bobo, Tello hadi Ekrem‘i de katalım bu listeye bu 3 futbolcuyu saymazsak, kaleci ile beraber tam 8 adet gol yememeye yönelik adam sahadaydı. Her ne kadar Ernst ve Fink‘in hücuma katkılarını yadsımasak da, bu adamların esas görevi “top kapmak” ve kaptığı topu ileriye aktarmak. Yani, öncelikli amaç kesiclik ve savunma. Sonuçta kadroyu görünce, kendisinden sonra ligin en az gol yiyen takımına karşı, bu sezon ligdeki maçları içinde savunması en katı takımın çıkmasına anlam verememiştik.
Kalede Rüştü, İbrahim Kaş, Sivok, Ferrari ve Delinho (İbrahim Üzülmez)’dan oluşan savunma, hemen önlerinde orta saha ile aralarında bir yerde Toraman bu 6′lının önünde Ernst ve Fink onların önünde ise sağda Tello, solda Ekrem Dağ en uçta ise Bobo.
Maç işte, “Bu takım kimle ve nasıl hücum yapacak?” şeklindeki düşünceler içinde başlarken, 2. dakikada çok iyi bir hücum organizasyonunda Fink’in doğru yere doğru gönderdiği topu, Tello doğru bir vuruşla ağlara gönderirken erken gelen bu gol Beşiktaş açısından olumlu bir etki yaparken, Kayserispor’u ise acelecileğe sevk ederek oyundan kopardı mantalite olarak.
Beşiktaşlı oyuncular bu sezon neredeyse hiçbir maçta yapmadığı şekilde akıllıca “pres” yapıyorlardı ve bu presin sonucunu da tehlikeli şekilde pozisyona dönüşebilen bir atağa çevirebiliyorlardı. Kayserispor ise özellikle takımın orta sahası acelecilik ve gereksiz heyecan içerisinde olması bu top kayıplarına sebep olmaktaydı. Beşiktaş’tan sonra en az gol yiyen takım olarak “savunma” takımı olan Kayserispor kaptırdığı topların bedelini “tehlikeli pozisyon” olarak ödemekteydi. Golden sonra Tello’nun harika attığı topu iyi kontrol edip, iyi şekilde vuran Bobo’nun topu direkten dönerken Beşiktaş kaçan gole, Kayserispor ise verdiği pozisyona anlam veremiyordu. Tolunay Kafkas da, Bayram‘ın oyunda alıp, hücumcu Treoisi‘yi saha sürüyordu henüz 20. dakikada.
Sonraki dakikalarda da Kayserispor’un her çabası daha pozisyon olma ihtimali bile olmadan eriyip Beşiktaş’ın tehlikeli atağına dönüşüyordu. Artık bilmem kaçıncı top kaptırmalarının birinde Aydın’dan topu kapan Tello adını günün adamı olmaya adamıştı bir kere ve harika bir topuk pası ile Bobo’yu topla buluştururken, Bobo futbolun bir “takım” oyunu olduğunu gösterircesine topu bomboş gelen Ekrem’e aktardı, Ekrem’e topu ağlarla buluşturmak kalmıştı dakikalar 30′u gösterirken.
İlk yarı Beşiktaş’ın top kapmaları, Kayserispor’un top kaptırmalarıyla geçti. Kayserispor’un top kaptırmaları Beşiktaşlı oyuncuları öylesine etkilemişti ki, topu kapan artık öncelikle pası değil, birkaç kişi çalımlayıp dikine doğru rakip kaleye inmeyi düşlemekteydi.
İkinci yarı başlarken ligin en az gol yiyen 2. takımı Kayserispor’un, kaleci dahil 8 tane ilk görevi “savunma” olan adamdan oluşan bir takımdan 3,5 pozisyon ve 2 gol yemesine neden olan hatalara ne gibi çareler üreteceğini düşünürken başladı. İlk yarıdan pek farklı değildi Kayserispor. Yana paslarla oluşan bir “pas başarısı” ve “topa sahip olma” başarısı ancak buna mukabil pozisyon üretememe, dikine yol alamama gibi eylemlerle beraber kritik top kaptırma eylemleri de devam etmekteydi. Kayserispor bu denli kötüyken kaptığı toplarla Kayserispor defansını dengesiz yakalayan Beşiktaş’ta bazı oyuncular fazla gaza gelip bireyselliğe dalınca hücumlardan eli boş dönüyordu. Dakikalar 80′i gösterdiğinde Mısırlı futbolcu Mohammed’in orta sahadan çıkardığı uzun topta Beşiktaş defansı “uyuyunca” Makukula Kayserispor’un maç boyunca bulduğu tek pozisyonu değerlendirip ligdeki 16. golüne ulaşıyor, Beşiktaş’ı ise maçın bitimine 10 dakika kala strese sevk ediyordu.
Golden sonra Kayserispor tempoyu arttırmak için çabalayıp oyunu rakip yarı alana büyük oranda yıksa da pozisyon bulamayınca yapacak bir şeyi de kalmıyordu.
Sonucu itibariyle Beşiktaş’a ligin ilk yarısındaki Kayserispor, Bursaspor ve geçen haftaki Galatasaray maçlarına yanmakla beraber, rakiplerinin puan kaybetmesini bekleyerek şampiyonluk hesapları yapmak kalırken, Kayserispor’a bir savunma takımı olarak, başka bir savunma takımından nasıl bu kadar çok pozisyon yediğini hesap etmek kalıyordu.
Gelelim maçın hakemine. Beşiktaş bu maçı kaybetmiş olsaydı emin olun ki, çok şey olurdu hakemle alakalı. İlk yarıda ceza sahasının hemen dışında Kayserili oyuncu topu koluyla kontrol ediyor İlker Meral “devam” diyor. Olabilir, görmemiştir, yardımcı da uyumuş olabilir ancak, arkadan yapılan ve ani atak kesen Kayserispor müdahalelerine eli cebinde hızla geldiği halde kart çıkmıyorsa buna mukabil faul bile olmayan Tello’nun topu taca gönderdiği pozisyonda Tello’ya sarı kart çıkıyorsa, ikili mücadelede yere düşen Kayserili oyuncu olurken anlamsızca “faul” düdükleri çalınıyorsa, buna mukabil Kayseri lehine faul verilen mücadelelerde yerde kalan oyuncu Beşiktaşlıysa “devam” deniyorsa ve nedense yapılan hataların “iyi niyetli” olduğuna inanası gelmiyor insanın. Hele son dakikalarda Fink’in rakibinden topu söküp ceza alanına doğru koşmaya çalışırken rakibin iki eliyle Fink’in belini arkadan tutup yere indirmesine bile kart çıkaramıyorsan, “iyi niyet” veya “hakemler de insan” değerlendirmeleri çok farazi kalıyor. Maç içindeki takdir haklarını Kayserispor’dan yana kullanmasına “öyle görmüştür” desem bile, o son dakikalardaki Fink’in arkadan “kasti şekilde” çekilmesine kart çıkar-a-mamasını gördükten sonra İlker Meral Şampiyonlar Ligi Finali de yönetse, karakteri bellidir nazarımda.
Bu maçta İlker Meral kötü niyetle maç yönetmiştir veya moda deyimle birçok pozisyonda “yüreği” yetmemiştir. Kim bilir, Mehmet Özhaseki’nin Hakan Sivriservi’nin hakemlik formasını astırtmasını aklına getirmiş “Neme lazım ben takdir haklarımı Kayseri’den yana kullanayım da, kim ne yaparsa yapsın” demiştir.
Maç sonunda aklımızda kalan da, tuhaf bir şekilde savunma özellikli ve garip dizilişe sahip bir takımın ligin en az gol yiyen 2. takımına karşı 6 net pozisyon yakalamakla kalmayıp iyi bir oyunla rakibini devirmesi ile çok basit ve açık pozisyonlarda bile garip düdükler üfleyen kötü niyetli bir hakemdi.
Oğuz Öztürk: Malta Şövalyeleri
Şubat 12, 2010
Akdeniz’in göbeğinde bir ada ülkesi Malta… Aslında adacıklar demek daha doğru olur. Malta ülkesi üçünde insanların yaşadığı yedi adacığının birleşimi… Gezip gitmek gerek aslında. İnsanların yaşamadığı adacıklarında bizleri Lost türüründe maceraler bekliyordur belki, kim bilir?
Akdeniz insanlarını bilirsiniz. Hafif tembellkik, belki biraz uyuşukluk ve pek tabii siesta alışkanlığı… Malta’da da bunların yanında alışkanlık haline gelen bir şey daha var, o da futbol… Bu küçük ülkede yaşayan Akdeniz insanları futbolla yatıp futbolla kalkıyorlar. Milli takımları pek iyi bir düzeyde değil, kulüp takımları hiç yok denecek kadar az. Buna rağmen ülkede ulusal futbol ligi 1909′dan beri düzenli olarak oynaıyor. Hibarnians, Sliema W. ve Florina ülkede en çok deteklenen takımlar. Zaten geriye kalan takım sayısıda bir elin parmaklarını geçmiyor. Malta’da yaşayan sakin insanlar Malta milli takımı dışında İngiltere ve İtalya milli takımlarını da kendi ülkeleri gibi destekliyorlar. Son Dünya Kupası’nda İtalya’nın şampiyon oluşundan sonra ülkede sabahlara kadar yapılan kutlamalar Maltalı insanların kendilerini biraz İtalyan gibi hissettiklerinin de bir kanıtı. Malta milli futbol takımınında başarı elde etmesini hayal etmeden de duramadıkları kesin. Fakat onlar için başarı bir kupa değil. En kötü Dünya ya da Avrupa Şampiyonası eleme gruplarında sonuncu olmamak… Ülkenin direk turnuvaya dahil olması ise ulusal bir bayram nedeni olabilir Malta için…
Ülke halkının mutluluğu İngiliz ve İtalyan milli takımlarının başarılarında aramaları biraz ilginç fakat biraz da mecburi… Malta’daki insanların çoğunun kendini İtalyan ya da İngiliz hissetmesi veya bu ülkelerin kökenlerinden gelmesi yine bu durumda etkili bir durum gibi… Mecburiyetten kasıt ise Malta milli futbol takımının sürekli aynı yerde sayması ve bir türlü kıpırdayamaması… Öyle ki, Malta futbol takımı 1964′ten 2008′e kadar katıldığı Avrupa Futbol Şampiyonaları elemerinde olduğu gruplarda sürekli sonuncu olarak istikrar yakalamış… Yine 1974′ten beri katıldığı Dünya Kupaları eleme gruplarında da sürekli sonuncu olmuş. Yine milli takımın bu elemerde aldığı toplam galbiyet sayısı sadece dört…
Her ülkenin milli bir futbol kahramanı vardır elbet… İşte Malta’da da bu kahraman Michael Mifsud. 28 yaşındaki Mifsud’u duyanlarınız vardır. Ülke futbolunun aksi bir durumda Mifsud, kendine Almanya ve İngiltere liglerinde her daim yer bulmuş bir isim. 2001-2003 yılları arasında Kaiserslautern‘de, 2007-2009 arasında ise Coventry City‘de oynamıştı. Coventry’de geçen 2 yıl için onun altın çağı demek mümkün. Ülkenin Ulusulararası üne sahip tek futbolcusu olan Mifsud şimdilerde ise Burnley’de kiralık olarak forma giymeye devam ediyor. Halen, Mifsud birgün futbolu bıraktığında onun kadar yetenekli olacak bir Maltalı futbolcu yok. Tüm milli takım Mifsud’un çevresinde toplanmış durumda… Yine Carmel Busuttil de en çok forma giyen isim Malta’da.
Malta futbolundaki son paragrafımız Hibernians ve Sliema Wanderers F.C.‘ye ait. Bu iki takımdan Sliema W. 1909 yılında kurulmasına paralel olarak en eski futbol kulübü ve Malta Ligi’nde 23 şampiyonluk ile en çok şampiyon olan kulüp olarak öne çıkıyor. Fakat Sliema W., son yıllarda Hibernians gibi kulüplerin Malta dışındaki futbolculara ve teknik direktörlere yönelmesi nedeniyle beş yıldır şampiyon olamıyor. Ligin son şampiyonu Hibernians… Güney Amerika’lı futbolcu modası Malta’da var ve Hibernians’ta halihazırda bir Uruguay’lı, bir Arjantin’li ve bir de Brezilya’lı futbolcu ter döküyor. Bu üçünün içinde ligde fırtına gibi esen ise Flemengo altyapısı ürünü olan fakat ülkesinde aradığı mutluluğu Malta adalarında bulan Helton Morelto gollerini sıralıyor…
Malta tarihinde yüzyıllar içinde tek bir dönüm noktası gösterilir. O da yıllar yıllar önce Osmanlı donanmasının kuşatmasına karşı 80 yaşındaki Grand Maître (üstad-ı azam) Jean de la Valette‘in komutasında gerçekleştirilen savunmadır… Bu olay Malta tarihinde ‘milat’ olarak kabul edilir. Şimdilerde ise aynı milat Malta futbolu içinde geçerli. Futbol geçmişi çok eskilere, 1900′lü yıllara dayanan Malta artık bir şekilde San Marino gibi ülkelerden sıyrılıp kendini gösterebilmeli… Malta futbolu ve geleceği ile ilgili Hibernians futbol takımı teknik direktörü olan ve ülkede sadece bir yıl geçiren İngiliz Mark Miller‘in sözü ışık tutacak cinsten;
” Günlük güneşlik bir yer, yüz yılı aşkın bir futbol tarihi… Bu ülkenin futbolunu geliştirmemiz gerek. En azından benim içim Malta’nın katıldığı her elemede sonuncu olmasına el vermiyor…”
Bakalım yüzyıllardır aynı yerde seyreden Malta futbolu 2012 elemeleri ile beraber bir kıpırdanma içine girebilecek mi?
Mevlüt Sarı: Fesuphanallah…
Şubat 1, 2010
Beşiktaş Olağan Seçimli Genel Kurul’u sona erdi, Yıldırım Demirören ezici bir çoğunlukla kazandı. Mayıs 2004-Ocak 2007 arasında türlü rezaletler, türlü başarısız yönetim biçimleri göstermişti Demirören. Bir şans daha istemişti, “Hatalarımdan ders aldım” demişti, “Birlik-Beraberlik sağlayacağım” demişti, “Güçlü bir yönetim kuracağım” demişti. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Tek aday olarak girdi seçime zira, muhalefet acıdır ki, bugünkü gibi “Paramı alırım” söylemlerini alttan alta duyuyorlardı. O dönem korkulan borç ne kadardı? Demirören’in alacağı hariç 40 milyon dolar. Kendisinin alacağı ise yaklaşık 20 milyon liraydı. Dolar kuru o dönem 1,44 Liraydı. Demirören’e olan borç hariç 57,5 milyon lira borç vardı. Bu tarihten 3 yıl sonra Demirören’e olan borç hariç bu borç miktarı olmuş 150 milyon lira. Bugün Demirören’e olan borç da o dönemin sadece derneğe ait borcunu aşmış, 62,5 milyon lira olmuş. O dönem Demirören’in alacağı 20 milyon liradan korkanlar bugün 62,5 milyon liradan elbette korkarlar.
Ocak 2007′deki seçimde Demirören’in karşısına aday çıkmayınca, söylemeye başlamıştık;
Arkası gelmez dertlerimin, bıktım illallah
Biri biterken, öbürü de başlar vermesin Allah
Ocak 2007′de yaklaşık 80 milyon lira olan borç 3 senede nasıl 212,5 milyon liraya çıktı? Hatalardan ders alındığı için olmalı kesinlikle. Başka bir açıklaması olamaz çünkü. 3 senede 132 milyon lira borç yaratacak ne yapıldı bu kulüpte? Gelirleriniz tüketiyorsunuz, basketbol şubesi için gelen parayı bile futbola aktarıyorsunuz, üzerine de 132 milyon lira borç. Mükemmel bir ekonomi yönetimi. Ne de olsa, çalışan hata yapar değil mi?
Bu 3 senede türlü rezaletler olurken, para kavak yaprağı gibi savrulurken muhalefet sesini çıkarmıyorken hele ki, muhteşem bir ekonomik tablo bırakan ve mirasının vahşice mahvedilmesi karşısında bile Hüsnü Güreli sesini çıkarmıyorken biz şarkıya devam ediyorduk;
Böyle gelmiş, böyle gidecek korkarım valla
Yok mu, çaresi dostlar Fesuphanallah
Mayıs 2004-Ocak 2007 arasında ders alanlar, ne kadar harika dersler aldıklarını gösteriyorlardı… Ocak 2007-Ocak 2009 arasında türlü rezaletler artarak ve aymazca sürüyordu. Her rezilliğin arkasında o bembeyaz kavram “Beşiktaşlı Duruşu” giderek grileştiriliyor, gri de yavaştan siyaha çalıyordu.
Ders alan(!) bu zihniyetten örneğin 2009-2010 sezonunun başında Şeref Yalçın, “Başkanımız Real Madrid’in Ronaldo transferini gölgede bırakacak bir transfer yapacak” dedikten sonra 8 milyon euro verilerek Tabata alınıyordu. Gerçekten gölgede bıraktı, hala gün yüzü göremedik. Ocak 2009 seçimi için söylemler yine “Ders aldık”üzerineydi. Ders alan zihniyetin yönetici adaylarından Serdal Adalı daha “Ders aldık” lafının sıcaklığı geçmeden ders aldıklarını gösteriyor mali durum ve yabancı durumu gün gibi ortadayken “Yıldızsa yıldız, paraysa para” deyip “2 dünya yıldızı” sözü veriyordu. Bu defa gölge değil, direkt gece olacak sanıyoruz.
Böyle bir süreçte seçim günü kulübün resmi web sitesindeki bir fotoğraf dikketimi çekti, oy kullanmak için sandık için kuyruğa girenlerin ciddi miktarı kel kalmış insanlardan oluşmaktaydı. Bu manzara beni umutlandırmıştı zira, 6 yıllık rezaletler saç-baş yolduracak cinstendi ki, insanların en azından saçlarının intikamını alacaklarını düşündüm…
Yanılmışız, insanlar merhemi yine Demirören’de buluyorlarmış. Yetmemiş bu ekonomik rezalet, bu zihniyetin yarattığı rezaletler, bu kişilere bağımlı hale getirilen camia. Sandıklar yavaş yavaş açılırken, Demirören makası da açıyordu. Tamam biliyoruz “Sevinmek, için sevmedik” ancak bu sloganı bu denli içselleştirip işi mazoşizme götürmenin mantığını çözemeden, insanların keyfinin gayet de yerinde olduğunu görerek, yine söylemeye başladık,
Alemin keyfi yerinde, yine maşallah
Bize de bir gün kader güler, güler inşallah
Ve Demirören haklı çıktı ve kazandı. Kongre üyeleri demek ki, “Gerçek Sahip(!)” olarak bunu uygun görmüşler. E bundan sonra da o mazoşizmi içselleştirmişler, 3 senede 132 milyon liralık borç artışının denklemini iyi kuranlar lisanslı ürün alsınlar, maç bileti alsınlar. Senede 50 lira aidat ödemekle bitmez, çok daha fazla ödesinler. Grupçulukla, kişisel çıkarlarla değil, gerçek sahip(!) gibi davransınlar da kulübü bu bataklıktan çıkarsınlar… Biz de söylemeye devam edelim,
Böyle gelmiş, böyle gidecek korkarım valla
Yok mu, çaresi dostlar Fesuphanallah
Erkin Baba’ya selamlar, yıllar öncesinden bu günümüzü anlattığı için de çok teşekkürler…
Mevlüt Sarı: Herkes Aynı…
Ocak 30, 2010
Maçı analiz etmek istiyordum aslında ancak, Mustafa Denizli Tabata ve Nihat‘ı oyundan alıp, Holosko ve Necip‘i sürene kadar analize değer bir oyun ortaya konmadığından beyaz leblebisi çok daha yoğun karışık çerez tabağındaki biraz karıştırınca çıkan 3-5 fındık tanesi ile idare ederek yüzümüzü Kongre’ye çevirelim…
Cem Top: Nonda’ya rağmen 3 puan
Ocak 24, 2010
![]()
Ali Sami Yen Stadında oynanan Galatasaray – Gaziantepspor karşılaşması, ilk 45 dakikası itibariyle beklentilerimizi karşılamadı. Karşılaşma öncesi düşüncemiz, Galatasaray’ın oyunu rakip ceza alanı çevresine yıkarak, kırmızı-siyahlıların ise etkili kontrataklar geliştirerek gol bulabileceği yönünde idi.
Her ne kadar takımlar ilk 20 dakika içinde karşılıklı olarak ikişer net pozisyonu harcadılarsa da ilk yarıdaki “ofansif zenginlik” bu akınlarla sınırlı kaldı. Gaziantepspor cephesinde Julio Cesar‘ın merkezi santrfor olarak görevlendirildiği hücum hattı kanatlarda Olcan ve Ahmet Arı ile destekleniyor ve bu hattın gerisindeki Zurita, Serdar, Erman üçlüsü orta alanın yükünü çekiyordu.
Buna mukabil Galatasaray’da Rijkaard, kupa maçlarında etkili bir futbol ortaya koyan kadroyu bozmak istememiş, sadece Servet‘in yanında Neill‘e görev vererek takımını sahaya sürmüştü. Sarı-kırmızılı takımda Elano‘nun bir kez daha Mustafa Sarp‘a yakın oynaması sarı-kırmızılı taraftarlar üzerinde defansif kaygılar yarattıysa da Ahmet Arı’nın 34. dakikada gördüğü kırmızı karttan sonra bu endişeler boşa çıktı. Kırmızı-siyahlı genç futbolcu, bir anlık öfkesinin bedelini oyun dışı kalarak ödediği gibi kalan dakikaları baskı yiyerek geçiren takımına da faturanın bir kısmını ödetti. Kırmızı kart sonrası Julio Cesar De Sousa‘yı ileri uçta tek bırakmak zorunda kalan Gaziantepspor, 4-3-3′ten 4-4-1 sistemine yumuşak bir geçiş yaptı.
İkinci 45 dakikaya da baskılı şekilde başlayan Galatasaray’da bu maç için Arda‘nın yıldız apoletlerini ödünç alan Caner‘in etkili futboluna tanık olduk. Sol bekte adeta harcandığı maçların aksine, kendine güveni üst düzeyde olan bu futbolcu çabukluğu ve adam eksiltme özelliği sayesinde önce sol kanattan daha sonra ise göbekten geliştirdiği ataklarla rakip defansı karıştırdı. Günün “facia” isimlerinden Nonda’nın 59′da kaçırdığı penaltıyı da Caner Erkin yaptırdı. Bu karşılaşma öncesi görüşümüz; Galatasaray’ın eksik kadrosuna rağmen dripling yetenekleriyle öne çıkan futbolcuları sayesinde Gaziantepspor defans yerleşimini bozacağı ve çok pozisyon bulacağı şeklindeydi. 90 dakika geneline bakınca sarı-kırmızılıların hatırı sayılır gol pozisyonlarından Nonda’nın formsuzluğu sebebiyle yararlanamadığını görüyoruz. Futbol kamuoyunun geneli Jo’nun gelişini “Nonda’yı hırslandıracak bir faktör” olarak görürken bu futbolcunun her geçen gün geriye gitmesi kafalarda soru işaretleri yaratıyor. Galatasaray yönetiminin olası bir Giovanni Dos Santos hamlesi, Nonda’nın Gaziantepspor maçındaki performansından sonra taraftar nezdinde de iyice haklı temellere dayanacak. Anlayacağınız, bu maçtaki kötü performansı nedeniyle bir ara taraftarlardan da tepki gören Nonda bir anda “en zayıf halka” halini almış durumda.
Defansın yeni ismi Lucas Neill‘e gelirsek, ilk maçı itibariyle etliye sütlüye karışma işini daha çok Servet Çetin‘e bıraktığını ve bizce doğru yaptığını söyleyelim. Galatasaray’lı yöneticilerin bu transferin yapılmasına önemli bir gerekçe olarak gösterdiği “geriden oyun kurma” konusu ise hala değerlendirilmeye muhtaç. Gaziantepspor’un 10 kişi kaldıktan sonra zorunlu olarak kendi yarı alanında savunmaya çekilmesi Lucas Neill’i tüm yönleriyle izlememize mani oldu. Haftalar ilerledikçe bu futbolcu hakkındaki yorumlarımız da genişlik kazanacak. Bu noktada, Avustralya milli takım formasını 50 kez giymiş, neredeyse futbol hayatının tamamını Ada’da geçirmiş Lucas Neill’i değil, Galatasaray forması altındaki Lucas Neill’i değerlendireceğimizi belirtmeliyiz. Yoksa Galatasaray son dönemde öyle isimlerle anlaşmaya başladı ki, bu isimleri “sarı çizmeli Mehmet Ağa” nitelemesiyle masaya yatırmak bile abesle iştigal.
Madalyonun Gaziantepspor yüzünü çevirdiğimizde, ara transfer döneminin sonuna yaklaşılmasına rağmen Jose Couceiro ve yönetimin takımı henüz organize bir görüntüye kavuşturacak hamleleri yapamadığını görüyoruz. Tabata’nın astronomik bir bedelle Beşiktaş’a satılmasının ardından doğan oyun kurucu boşluğu, her geçen gün büyüyor ve bu esnada puanları da yutuyor. Format gereği Julio Cesar’ı desteklemekle görevli isimlerin de bekleneni verebildiği söylenemez. Julio Cesar yakınlarında duvar olacak kimseyi bulamayınca Gaziantepspor akınları da başlamadan bitiyor. Galatasaray karşısında 92 top kaybıyla oynayan takım, yatıp kalkıp maçı 1-0 kaybettiğine dua etmeli. Belki ilk dakikalarda Caner’in getirip Nonda’nın kafasına teslim ettiği top gol olsa ya da Nonda penaltıyı gole çevirebilse kaybedilen 3 puanın karşılığı skor tabelasında çok farklı biçimde yazılacaktı. Gol bölgesinde Beto gibi bir alternatif varken, birbiri ardına forvet transferi yapılması da bizce hata. Gaziantepspor bir an evvel Julio Cesar – Beto ikilisiyle 4-4-2 dizilişine geçmeyi denemeli ve ara transfer bitmeden yerli ya da yabancı bir “playmaker” ile kadrosunu takviye etmeli.
Bora İşyar: Beşiktaş’tan Chelsea, Mustafa Denizli’den Ancelotti olur mu?
Ocak 7, 2010
Bir değişiklik yapmak istedim. Taktiksel yazı denemesi olsun, hem de Turkcell Super Ligi’nden bir takım olsun. En iyi Beşiktaş’ı biliyorum. Bu yüzden zaten yazı Beşiktaş üzerine. Vitesse ile yapılan hazırlık maçını izlerken aklıma bir soru geldi: Beşiktaş Diamond oynar mı?
Bir Futbol Efsanesi: Hristo Stoichkov (GOAL Dergisi Kasım sayısı)
Aralık 12, 2009
Dimitar Berbatov ve Martin Petrov gibi yıldızlara sahip olsalar da Bulgarların gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu hiç şüphesiz Hristo Stoichkov’dur. Bu gerçeği Barcelona’da futbol oynadığı dönemde kendisi de şu ilginç sözlerle dile getirmişti: “İki İsa var; biri şuan Barcelona’da oynuyor, diğeri cennette.”
Ege Görgün: Mentalite değişmezse Güneş de başarılı olamaz!
Aralık 1, 2009
Kaynak: Goal.com“Trabzonspor’a gereken teknik adam değişikliğinden çok, mentalite değişikliğidir. Bu değişiklik taraftardan başlayarak yönetime sirayet etmelidir.Eski mentaliteyle Şenol Güneş’in de başarılı olması mümkün değildir.
Diğer yandan, Şenol Güneş bu köklü değişimi başlatabilecek, sürdürebilecek ve bir noktaya taşıyabilecek en ideal kişi olarak durmaktadır halihazırda. Artık teknik anlamda uluslararası tecrübelere sahip olmasının yanı sıra Trabzonspor’un herşeyini ayrıntısıyla bilen bir hocadır kendisi. Bugüne kadar ki söylemleri de göstermiştir ki, hocadan çok bir öğretmendir aslında Güneş.
Trabzonspor’un yeniden büyük Trabzonspor olması için sağduyulu, kültürlü ve sağlıklı bir dünya görüşüne sahip bir başöğretmene ihtiyacı vardır zaten. Ama beş yıllık ilköğretimin bile yeterli görülmeyip sekiz yıla çıktığını düşünürsek, Trabzonspor’un aynı öğretmenle kesintisiz en az 5 yıl çalışması lazımdır. Her türlü kötü sonuca rağmen ve tüm yetkilerin Güneş’te toplandığı bir beş yıl hem de…”
Ege Görgün: Milli-Teri(z)m (4-4-2 Dergisi Kasım Sayısı)
Kasım 24, 2009
Geçen ayın en önemli futbol olayı neydi diye düşününce akla iki şey geliyor: Milli takımımızın Dünya Kupası’na gidemeyişi ve Fatih Terim’in istifası. Peki hangisi daha önemli gerçekten?
Yanıt aramanıza hiç gerek yok. Çünkü asıl sıkıntı yanıtın zorluğu değil, böyle bir sorunun sorulabiliyor olması.
Milli takım ve Dünya Kupası söz konusuyken, bir teknik adamın istifasının ne önemi olabilir ki?
Ama bakıyoruz gazeteler televizyonlar takımımızın düştüğü aciz durumdan çok Terim’in istifasına yer vermişler. Neden, nasıl gidemediğimiz değil, istifanın nedenleri, nasılları konuşulmuş yalnızca.
Çünkü Fatih Terim çoktan önüne geçmiş milli takımın. Terim çok şey söyleyeceğini ima edip hiçbir şey söylemediği bir basın toplantısıyla bu magazinel curcunayı biraz daha uzatmayı becermiş üstelik. Magazinden kolay üretilen tüketilen bir şey mi var. Medya da ve kamuoyu da bu sürecin üstüne mal bulmuş mağribi gibi atlamış. Hatta yalan transfer haberleriyle, istifanın sebebiyle ilgili yersiz tevatürlerle karınca kararınca katkıda bile bulunmuşlar sürece.
Başarısızlığın değil de Terim’in konuşulması çok kişinin işine gelmiş tabi. En başta da bu başarısızlığın mimarlarının… Bu hesabı önceden yaptıkları için en baştan beri, hiç seslerini çıkarmamışlar Terim’in yaptıklarına, tıpkı onun bazı talebelerinin ayıplarına ses çıkarmadığı gibi. Hatta insanların milli takımdan soğuması pahasına öne çıkarmışlar, pohpohlamışlar, kollamışlar Terim’i. Aslında insanların soğuduğu milli takım değil Terim imiş ama artık Terim demek milli takım demek gibi olduğundan aradaki farkı onlar da ayırt edemez olmuşlar.
Peki farkı ayırt edemeyenler bir tek onlar mıymış acaba?




