Kadroda bir tek Necip-İbrahim Kaş değişikliği vardı gel gelelim, İbrahim Kaş’ın bugüne kadar Beşiktaş’a ne kattığını bir türlü keşfedememiş bir cahil olarak hem defans hattının, hem de Ernst‘in yokluğunda orta sahanın direncini bu derece yok etmeye yönelik tavrı hâlâ çözebilmiş değilim. Maça İbrahim Kaşlı defans hattı ile başlayıp, İbrahimToraman‘ı orta sahaya monte ederek geçen geçen 3-4 maçtaki hücum gücünün olmayacağı aşikardı, öyle de oldu. Maçın başında Denizlispor dişini gösterdi ve ilk 10 dakika Denizlispor’un oyunu forse etme çabası içinde geçti. 5. dakikada Rüştünün iyi uzanarak kornere çeldiği topa Rüştü “Benden çıktı” işaretini yapmasına rağmen, maçın hakemi Abdullah Yılmaz‘ın aut kararı vermesi ilginçti. 10 ile 25. dakikalar arasında Beşiktaş dengeyi kursa da, 25′ten 40′a kadar da mutlak bir Denizlispor hakimiyeti vardı. Özellikle İbrahim Kaş’ın kaptırdığı toplar, atamadığı paslar ciddi manada handikap yarattı. Sırf İbrahim Kaş’ı kadroya sokabilmek adına iyi işleyen sistemin ve bu sistemin yarattığı sağlam makineyi bozmak Beşiktaş’a pahalıya malolabilirdi ki, 33. dakikada Youla’nın şutu direkte patladı. Denizlispor biraz dikkatli olsa veya Rüştü kötü gününde olsa 3-0 olması işten değilken, 41. dakikada kornerden gelen topta oluşan karambolde Holosko topu dürtünce Beşiktaş‘a ve Beşiktaşlı’ya derin bir “Oh” çektirirken, Denizlispor’un baskısını kırmakla kalmayıp, disiplinden de koparıyordu.
Soyunma odasına 1-0 önde gitmenin avantajı ve moraliyle Beşiktaş 2. yarıya daha iyi başlarken, Denizlispor maçın ilk 10 dakikası ile 25. ve 40. dakikalar arasında sergilediği futbolun yanına yaklaşmıyordu. 52. dakikada Holosko‘nun o bildiğimiz sağdan fırtına gibi ilerleyişine şahit olduk, vurmak yerine daha müsait pozisyondaki arkadaşı Bobo’ya da aktarışı başarılıydı ancak, Bobo bir an gecikince Özden‘den sekip yön değiştiren topu, topa vurulduğu anda ofsayt olan Ekrem Dağ ağlara gönderse de haliyle gol değeri kazanmadı. Oyunun kontrolünü tamamen eline alan Beşiktaş için maç rahat şekilde geçiyordu 2. yarı tabi İbrahim Kaş’ın hataları da can sıkıyordu. Hem rakibe sert girip atılma riski taşırken, hem raibe sıkça top kaptırırken, hem toplara müdahale edemezken 70. dakikada Rüştü’nün “Bırak” dememiş olmasının veya Rüştü “Bırak” demese bile, Rüştü’nün topa hareketlenişini görmemesinin imkansız olduğu bir pozisyonda hiç yoktan topu kendi ağlarına göndermesi işten bile değildi. İyi oynamayan, ısrarla hata yapan ve atılma riskini derinden hissettiren Kaş’ın 90 dakika sahada tutulması da Denizli’nin bilindik şovlarından biriydi aslında. Kenarda Necip ve Ernst’i görünce Kaş ve Fink’in oyundan alınıp, Toraman’ı sağ beke çekip 4-3-3′te daha etkin bir performans göreceğimizi zannettik ancak daha önce defalarca söyledik ya, tahmin edilemezlik özelliğini konuşturdu yine Denizli ve beklenen şekilde Fink’i oyundan almasına rağmen, beklenmeyen şekilde Delinho’yu oyundan aldı ve onun yerine defansın soluna, genel olarak beğenmediğim ancak bu maçta, maçın en iyi adamı olan, Beşiktaş’ın birçok hücumunda etkin rol alan Ekrem Dağ’ın yerleştirilmesi garipti. Sonraki süreçte de Denizlispor birazcık kıpırdasa da skoru değiştirecek bir gol bulamadı ve Beşiktaş düşmeme mücadelesi veren, son 2 haftadır da kazanan Denizlispor’a karşı kritik öneme sahip bir 3 puan kazandı.
Yazı boyunca çokca değindik kendisine ancak bir şey sormak isterim, bu takımda sezon başında Toraman varken, Erhan Güven varken, Rıdvan Şimşek gibi bir pırlanta varken, yeri geldiğinde Ekrem Dağ varken sorarım İbrahim Kaş ne demeye sağ bek olarak -üstelik bedavaya gitmişken- 1 milyon Euro bedelle kiralanır? Üstelik Serdar Kurtuluş gibi birini de gönderiyorsunuz! Eğer stoper mevkisinde kadro derinliği yaratmaksa amaç, neden sağ bek oynatılıyor bu adam? Adam mı yok onun yerine? Bugün Erhan Güven neden gönderildi? Rıdvan Şimşek oynadığı hiçbir maçta sırıtmamasına bilakis çok iyi performanslar sergilemesine rağmen nerede? Bu maçta Toraman beke çekilip, Ernst’in sakatlıktan yeni çıkması göz önüne alındığında Necip-Fink ikilisi daha verimli olmaz mıydı? Bu İbrahim Kaş’ın, bir sağ bek olarak, gönderilen Serdar Kurtuluş’tan ne fazlası vardır? Tapusu Beşiktaş’ta olan Rıdvan Şimşek, “Kiralık” İbrahim Kaş’tan ne kadar kötü oynayabilirdi bu maçta? İhtiyaç, bedel, gelen, giden dengesine bakıldığında mantık kırıntısı göremiyorum şahsen. Sırf İbrahim Kaş oynatılacak diye, oturan, verimli olan, pozisyon bulan, pozisyon vermeyen sistemin dişlilerine çomak sokmak hangi mantığa sığar?
Sonuç olarak Denizli tahmin edilemezliği ve işleyen sisteme çomak sokma hevesleriyle geri dönerken, diğer Denizli de düşmeme adına geri dönme çabasını sonuna kadar gösterme gayretindedir fakat oyunları yetecek gibi görünse de, bakalım zaman buna yetecek mi?
]]>Karşılaşmanın ikinci yarısında kaybedecek bir şeyi olmadığından anlayış değiştirmek durumunda kalan Manisaspor’un defansını öne çıkararak ve risk alarak oynamasıyla işin rengi değişti. Ozan İpek, Sercan, Batalla ve Turgay gibi geniş alanda etkili olabilen gol silahlarına karşı bu anlayış belki intihar demekti ama düşme hattındaki Manisaspor için uygulanabilecek farklı bir “B Planı” olamazdı. Erteleme maçında Kasımpaşa önünde skor üstünlüğünü ele geçirdikten sonra oyunu kendi yarı sahasında kabullenen Ertuğrul Sağlam, ilerleyen bölümde benzer bir hamle yaparak Batalla ile Bekir Ozan‘ı değiştirdi ve deyim yerindeyse takımını ikinci bölgede pusuya yatırdı. Bu şekildeki bir oyunda ya Manisaspor evindeki 12 maçta sadece 6 gol yiyen Bursaspor’a gol atma başarısını göstererek rakibinin kimyasını bozacak ya da ava giderken avlanacaktı.
Bursaspor’un, başarılı futbolcusu Sercan‘ı satması durumunda yerine hazırladığı genç yetenek İsmail Odabaşı‘nı Kasımpaşa maçı sonrası bu karşılaşmada da izleme fırsatı bulduk. Volkan Şen ve Sercan’dan sonra 18 yaşındaki İsmail’i de izleyince Bursaspor’un pırpır forvet membasını keşfettiğine kanaat getirdik. Altyapılarına sırtlarını dönen büyük kulüplerimize kapak mı örnek mi olsun orasına siz karar verin.
Son bölümde Reha Kapsal, Momha ve Ergin Keleş hamleleriyle giderek artan ölçüde risk aldı ve kanaatimce doğruyu yaptı. Bu esnada savunmada verilen açıklar Bursaspor forvetleri tarafından değerlendirilemedi ama 89′daki duran topta kaptan Ömer Erdoğan‘ın kafasından gelen gol hem tribünleri hem de futbolcuları rahatlattı. Sahip olduğu ivme ile Bursaspor zirvede kendinden emin bir duruş sergiliyor ama bazı anlı şanlı yorumcularımız gibi “devrim geliyor devrim” temposu tutmak için henüz erken olduğunu düşünenlerdenim. Bu hükmü verebilmek için Bursaspor’u en azından ilk yarısı 0-0 biten ya da işlerin ters gittiği bir maçta seyretmeliyiz. Kalan maçların hepsi Bursaspor’un istediği şekilde cereyan edecek dersek, yeşil-beyazlılar adına Pollyanna’cılık oynamış oluruz. Bu devirde Pollyanna’ya bayanlar liginde bile yer yok.
]]>Dün gibi aklımda…
Kentimizin Mecburiyet Caddesi’nden koşar adımlarla Fener Mahallesi’ndeki stada doğru gittiğim günler.
Küçükken tanımadığım bir abinin kardeşi oluverirdik. Turnikeleri geçince, abi-kardeşlik biter ben doğru taş tribünlere doğru koşar, o tarihi pankartın asıldığı tribünde yerimi alırdım:
“Vardır senin renginde şehit madenci kanı; Başarılı ol ki sürsün yıllarca madencinin şerefi şânı…”
]]>Sadri Şener, değişik bir başkan. Hızlı düşünüyor, düşündüğünü hemen söylüyor. Trabzonsporluların aslında sevdiği bir başkan modeli. Ama son yaptığı açıklama biz olmazsak Bursa şampiyon olsun’ açıklamasına çok Trabzonlunun kızdığını biliyorum. Sahi Bursaspor’un şampiyonluğu Trabzonspor’u mu İstanbul kulüplerini mi çok etkiler?
İşte Bursaspor şampiyonluğunun Trabzonspor’a etkileri;
]]>Gerek maç kadrosu, gerek tribünlerin dolu ve coşkulu olması, gerek “iyi oyun” bağlamında istikrar çabası, gerekse de İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un atak oynamaya gayret eden bir anlayışa sahip olması maçın tempolu geçeceğinin habercisiydi.
Beşiktaş’ın taraftarın da etkisi ile maça iştahlı başlaması, hızlı oynamaya gayret etmesi ve İBB’nin buna ayak uyduramaması İBB’li oyuncuların yoğun şekilde faul yapmasına sebep oldu. Yunus Yıldırım’ın yoğun şekilde gerçekleşen fauller sonucunda arkadan yapılan fauller de dahil olmak üzere kartına başvurmaması oyunda ciddi elektriklenmeler olacağı düşüncesi yarattı ancak, Beşiktaş öne geçtikten sonra takımlar soyunma odasına girince nedense bir sakinlik çöktü iki takıma da ve ikinci yarı, ilk yarıdaki kadar durmadı.
İlk yarıda oyunun mutlak hakimi olan ve devamlı golü düşünen Beşiktaş; Bobo‘nun ayağından, Ekrem‘in topa vuramadığı kafasından kaçırdığı gollerle taraftarı strese soksa da, takım strese girmeden sakin, sabırlı davranıp, ısrarla golü aramaya devam etti ve Delinho’nun ilk pozisyonunda ofsayt olan pozisyonun devamında Bobo’nun en iyi yaptığı şeylerden biri olan sırtı kaleye dönükken topu alıp, dönüp, boş gördüğü yere vurarak golü yapması ve soyunma odasına 1-0 galibiyetle gidilmesi takıma da, taraftara da büyük moral oldu.
İlk yarıdaki gerek iyi futbol, gerek savunma başarısı, gerek etkili pozisyonların bulunması, Denizli’nin yeni sisteminin bir eseriydi ve Denizli bu defa sistemi oturttu gibi. 4′lü defans bloğunun önüne Toraman’ı yerleştirip, öndeki iki ön liberonun daha ileri noktalarda konumlandırılması, hem bu oyuncuların topa basarak ilk savunma hattını oluşturmaları, hem de top kapıldığında hücum organizasyonunda etkin bir role soyunmalarını sağladı. Maça böyle başlayıp, maçın gidişatına göre oyun içinde oyuncuların yerini değiştirerek 4-3-3′e dönülmesi ise takımın ne kadar değişik bir karakterinin olduğu, birçok şeyi yapabildiğinin aslında Beşiktaş’ın ne kadar sıradan gibi görünse de, kadro genişliği bakımından ligin belki de en iyi takımı olduğunun göstergesidir. Tabi, 4-3-3 gibi bir sistemde hedef forvet olarak Ekrem Dağ gibi bir arkadaş olunca, skorun daha da genişlemesi olasılığı azalıyor.
İkinci yarıda genel olarak oynanan 4-3-3′te de oyun disiplininden kopmamakla beraber, İBB’ye daha geniş alanlar bırakan Beşiktaş 2. golü, İBB defansının uyuduğu ancak Ferrari‘nin müthiş hamlesi ile sahada o anda en uyanık adam olduğunu gösterircesine attığı ara pas ile Holosko golü bulup, taraftar ile bütünleşiyordu. Bu noktadan sonra taraftar coşmuş, kah “Sen benim her gece efkarım” diyor kah “Dale Şov” yaparak yönetmenin kendilerini göstermesini sağlıyordu. İşte bu noktada Ekrem Dağ’ın ileri 3′lünün ortasında hiçbir şey verememesi ortadayken, taraftarın keyfini hiçbir şey bozamayacakken, defalarca eleştirdiğimiz Nihat‘ın oyuna girmesini neden sağlamadı acaba? Nihat kazanılacaksa, bundan daha uygun bir ortam var mıydı? 75. dakikada oyuna girse böyle bir ortamda hata yapsa bile asla baskı oluşmazdı Nihat’a ancak, Denizli nedense garip şekilde Uğur’u aldı oyuna Necip’i alkışlatmak adına. Necip’in alkışlatılması güzel bir şey ancak, Nihat ne olacak?
Sonuç olarak Beşiktaş çok iyi oynayarak ve hak ederek kazandığı bir karşılaşma oldu İnönü’de. Fenerbahçe’nin kötü futbolu, Galatasaray’ın istikrarsız futbolu karşısında son haftalardaki iyi, isteyen, iştahlı futbol, Beşiktaşlıları da şampiyonluk adına büyük umutlara sevk etti.
Mustafa Denizli Beşiktaş için deneye deneye artık en uygun sistemi kurdu ve görülüyor ki, sistem başarılı şekilde işliyor. Pozisyon vermeyen, bol pozisyon bulan bir takım haline geldi Beşiktaş. Artık pozisyon bulma sıkıntısı çekmeyen, bulduklarından da mutlaka gol çıkaran bu takım şampiyon olamazsa İnönü’deki Kayseri, Bursa ve Galatasaray maçlarına yanar çokca.
Tabi, bir de Bursa gerçeği var. Bursa ve Beşiktaş bu şekilde giderlerse ligde şampiyonluk her iki takım adına da 34. Hafta’da Bursa’da çözülebilir. Çözülecekse bu düğüm Bursa’da, varsın çözülsün ancak, o maçta şampiyon bu iki takımdan biri olacaksa da her iki takımın taraftarları -Bursaspor ve Beşiktaş Taraftarları- şampiyon takıma da, o takımın taraftarına da saygı duysun.
]]>Mücadelenin ilk yarısı Eskişehirspor açısından kontratağa o kadar elverişli bir oyun şekliyle oynandı ki, eminim Rıza Çalımbay kadar Jaycee ve Aydın da maçı izlerken dövünmüşlerdir. Rijkaard’ın genel şablonunu bozmadığı bu deplasmanda Galatasaray, Caner dışında klasik kabul edebileceğimiz defans dörtlüsünün önünde Ayhan ve Mehmet Topal‘ı yerleştirmiş, bu iki ismin dalgakıranlığında Elano‘ya da playmaker gömleği giydirmişti. İlk 45 dakikaya baktığımızda ev sahibi Eskişehirspor’un gömülerek oynaması ve Galatasaray’ın da defansını orta alana kadar çıkarması oyunun dar alanda sıkışmasına neden oldu. Gerek görevi gerekse de yetenekleri itibariyle düğüm olmuş oyunda ipin ucunu bulması gereken Elano, kendisinden bekleneni bir kez (31.dakikada) yaptı, o pozisyonu da Jo cömertçe harcadı.
Eskişehirspor’da dikkatimi çeken bir diğer nokta, kadroda “sol açık” tabir ettiğimiz nitelikte bir oyuncuya duyulan büyük ihtiyaç oldu. Daha önce Mehmet Yılmaz‘ın sol açıkta oynadığı bir maç izlemiş ve bu durumu hayli yadırgamıştım. Galatasaray karşısında da gerçek yeri “orta alanın ortası” ya da “forvet arkası” olan Sezer Öztürk‘ü izledim ve buna “yokluk” dışında bir anlam yükleyemedim. Zaten genç futbolcu da bir çok pozisyonda içeriye yönelerek ve yerini kaybederek oynadı. Sezer’in göbekte olduğu maçlarda eminim Eskişehirspor, çok daha organize hücumlar geliştirecektir. İlk yarının genelini kendi yarı alanında geçiren kırmızı-siyahlılar, yalnızca bir kez ileride şok baskı uyguladılar onda da Koray’ın “kolunu da kullanarak” attığı golle üstünlüğü ele aldılar.
İkinci 45 dakika yine Koray’ın hücum bölgesine ”special guest star” olarak sızdığı bir pozisyon neticesinde 2-0 olarak başladı. Bu golün getirdiği şok etkisinin de Galatasaray’ı bir 10 dakika için sersemlettiğini belirtmek gerekiyor. Gol sonrası kademeli olarak hamle yapan Galatasaray kenar yönetimi; Giovani Dos Santos ve Emre Çolak‘ı alarak savunmaya çekilecek Eskişehirspor defansı üzerine tabiri caizse çökmeyi planladı. Dos Santos’un hareketlilik kazandırdığı sağ kanattan gelişen bir akında Bülent Kocabey‘in yaptığı harekete penaltı kararı veren hakem Bülent Yıldırım, 72.dakikada maçtaki ikinci fahiş hatasını yaptı.
Skorun 2-1′e gelmesiyle sarı-kırmızılı futbolcuların hücum iştahı kabardı ama aynı zamanda Galatasaray’ın orta sahası da boşaldı. 80′de Mustafa Sarp‘ın bu bölgeye monte edilmesi de sorunu çözmeyince uzatmalarla birlikte kalan 14 dakika Eskişehirspor’un kontratak tehdidi altındaki bir Galatasaray baskısı izlememize yol açtı. Kalan dakikalar sarı-kırmızılı takımı puanlara ortak edecek golü getirmeyince, Kasımpaşa önünde şampiyon ilan edilen sarı-kırmızılı takım bu kez eleştiri yağmuruna şemsiyesiz biçimde tutulmak üzere İstanbul’un yolu tuttu. Oysa bu istikrarsız görüntünün nedeni uzaklarda aranamayacak kadar basit. Kasımpaşa oyunu kendi yarı alanında olduğu kadar rakip yarı alanda da oynamayı seven bir takım olduğundan Galatasaray’ın yıldızlarına parlayacakları alanları bırakmıştı. Eskişehirspor, hakem hatasıyla da olsa skor üstünlüğünü ele geçirip kapanınca aynı ayaklar dar alanda ve markaj altında bocaladılar. Son bir yorum da Bülent Yıldırım hakkında yapalım. Son dönemin moda deyişiyle “düdük asacak” bir performans sergileyen Yıldırım, hem Eskişehirspor’un golünde hem de Galatasaray’ın penaltısında hatalı karar verdi. Yalnız kendisini ipe çekmeden önce yöneticilerin “düdük asma” konusunu gündeme taşımasıyla, hakemlerin çuvallamasının aynı döneme geldiğine dikkatinizi çekmek isterim.
]]>