Gerek maç kadrosu, gerek tribünlerin dolu ve coşkulu olması, gerek “iyi oyun” bağlamında istikrar çabası, gerekse de İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un atak oynamaya gayret eden bir anlayışa sahip olması maçın tempolu geçeceğinin habercisiydi.
Beşiktaş’ın taraftarın da etkisi ile maça iştahlı başlaması, hızlı oynamaya gayret etmesi ve İBB’nin buna ayak uyduramaması İBB’li oyuncuların yoğun şekilde faul yapmasına sebep oldu. Yunus Yıldırım’ın yoğun şekilde gerçekleşen fauller sonucunda arkadan yapılan fauller de dahil olmak üzere kartına başvurmaması oyunda ciddi elektriklenmeler olacağı düşüncesi yarattı ancak, Beşiktaş öne geçtikten sonra takımlar soyunma odasına girince nedense bir sakinlik çöktü iki takıma da ve ikinci yarı, ilk yarıdaki kadar durmadı.
İlk yarıda oyunun mutlak hakimi olan ve devamlı golü düşünen Beşiktaş; Bobo‘nun ayağından, Ekrem‘in topa vuramadığı kafasından kaçırdığı gollerle taraftarı strese soksa da, takım strese girmeden sakin, sabırlı davranıp, ısrarla golü aramaya devam etti ve Delinho’nun ilk pozisyonunda ofsayt olan pozisyonun devamında Bobo’nun en iyi yaptığı şeylerden biri olan sırtı kaleye dönükken topu alıp, dönüp, boş gördüğü yere vurarak golü yapması ve soyunma odasına 1-0 galibiyetle gidilmesi takıma da, taraftara da büyük moral oldu.
İlk yarıdaki gerek iyi futbol, gerek savunma başarısı, gerek etkili pozisyonların bulunması, Denizli’nin yeni sisteminin bir eseriydi ve Denizli bu defa sistemi oturttu gibi. 4′lü defans bloğunun önüne Toraman’ı yerleştirip, öndeki iki ön liberonun daha ileri noktalarda konumlandırılması, hem bu oyuncuların topa basarak ilk savunma hattını oluşturmaları, hem de top kapıldığında hücum organizasyonunda etkin bir role soyunmalarını sağladı. Maça böyle başlayıp, maçın gidişatına göre oyun içinde oyuncuların yerini değiştirerek 4-3-3′e dönülmesi ise takımın ne kadar değişik bir karakterinin olduğu, birçok şeyi yapabildiğinin aslında Beşiktaş’ın ne kadar sıradan gibi görünse de, kadro genişliği bakımından ligin belki de en iyi takımı olduğunun göstergesidir. Tabi, 4-3-3 gibi bir sistemde hedef forvet olarak Ekrem Dağ gibi bir arkadaş olunca, skorun daha da genişlemesi olasılığı azalıyor.
İkinci yarıda genel olarak oynanan 4-3-3′te de oyun disiplininden kopmamakla beraber, İBB’ye daha geniş alanlar bırakan Beşiktaş 2. golü, İBB defansının uyuduğu ancak Ferrari‘nin müthiş hamlesi ile sahada o anda en uyanık adam olduğunu gösterircesine attığı ara pas ile Holosko golü bulup, taraftar ile bütünleşiyordu. Bu noktadan sonra taraftar coşmuş, kah “Sen benim her gece efkarım” diyor kah “Dale Şov” yaparak yönetmenin kendilerini göstermesini sağlıyordu. İşte bu noktada Ekrem Dağ’ın ileri 3′lünün ortasında hiçbir şey verememesi ortadayken, taraftarın keyfini hiçbir şey bozamayacakken, defalarca eleştirdiğimiz Nihat‘ın oyuna girmesini neden sağlamadı acaba? Nihat kazanılacaksa, bundan daha uygun bir ortam var mıydı? 75. dakikada oyuna girse böyle bir ortamda hata yapsa bile asla baskı oluşmazdı Nihat’a ancak, Denizli nedense garip şekilde Uğur’u aldı oyuna Necip’i alkışlatmak adına. Necip’in alkışlatılması güzel bir şey ancak, Nihat ne olacak?
Sonuç olarak Beşiktaş çok iyi oynayarak ve hak ederek kazandığı bir karşılaşma oldu İnönü’de. Fenerbahçe’nin kötü futbolu, Galatasaray’ın istikrarsız futbolu karşısında son haftalardaki iyi, isteyen, iştahlı futbol, Beşiktaşlıları da şampiyonluk adına büyük umutlara sevk etti.
Mustafa Denizli Beşiktaş için deneye deneye artık en uygun sistemi kurdu ve görülüyor ki, sistem başarılı şekilde işliyor. Pozisyon vermeyen, bol pozisyon bulan bir takım haline geldi Beşiktaş. Artık pozisyon bulma sıkıntısı çekmeyen, bulduklarından da mutlaka gol çıkaran bu takım şampiyon olamazsa İnönü’deki Kayseri, Bursa ve Galatasaray maçlarına yanar çokca.
Tabi, bir de Bursa gerçeği var. Bursa ve Beşiktaş bu şekilde giderlerse ligde şampiyonluk her iki takım adına da 34. Hafta’da Bursa’da çözülebilir. Çözülecekse bu düğüm Bursa’da, varsın çözülsün ancak, o maçta şampiyon bu iki takımdan biri olacaksa da her iki takımın taraftarları -Bursaspor ve Beşiktaş Taraftarları- şampiyon takıma da, o takımın taraftarına da saygı duysun.
]]>Mücadelenin ilk yarısı Eskişehirspor açısından kontratağa o kadar elverişli bir oyun şekliyle oynandı ki, eminim Rıza Çalımbay kadar Jaycee ve Aydın da maçı izlerken dövünmüşlerdir. Rijkaard’ın genel şablonunu bozmadığı bu deplasmanda Galatasaray, Caner dışında klasik kabul edebileceğimiz defans dörtlüsünün önünde Ayhan ve Mehmet Topal‘ı yerleştirmiş, bu iki ismin dalgakıranlığında Elano‘ya da playmaker gömleği giydirmişti. İlk 45 dakikaya baktığımızda ev sahibi Eskişehirspor’un gömülerek oynaması ve Galatasaray’ın da defansını orta alana kadar çıkarması oyunun dar alanda sıkışmasına neden oldu. Gerek görevi gerekse de yetenekleri itibariyle düğüm olmuş oyunda ipin ucunu bulması gereken Elano, kendisinden bekleneni bir kez (31.dakikada) yaptı, o pozisyonu da Jo cömertçe harcadı.
Eskişehirspor’da dikkatimi çeken bir diğer nokta, kadroda “sol açık” tabir ettiğimiz nitelikte bir oyuncuya duyulan büyük ihtiyaç oldu. Daha önce Mehmet Yılmaz‘ın sol açıkta oynadığı bir maç izlemiş ve bu durumu hayli yadırgamıştım. Galatasaray karşısında da gerçek yeri “orta alanın ortası” ya da “forvet arkası” olan Sezer Öztürk‘ü izledim ve buna “yokluk” dışında bir anlam yükleyemedim. Zaten genç futbolcu da bir çok pozisyonda içeriye yönelerek ve yerini kaybederek oynadı. Sezer’in göbekte olduğu maçlarda eminim Eskişehirspor, çok daha organize hücumlar geliştirecektir. İlk yarının genelini kendi yarı alanında geçiren kırmızı-siyahlılar, yalnızca bir kez ileride şok baskı uyguladılar onda da Koray’ın “kolunu da kullanarak” attığı golle üstünlüğü ele aldılar.
İkinci 45 dakika yine Koray’ın hücum bölgesine ”special guest star” olarak sızdığı bir pozisyon neticesinde 2-0 olarak başladı. Bu golün getirdiği şok etkisinin de Galatasaray’ı bir 10 dakika için sersemlettiğini belirtmek gerekiyor. Gol sonrası kademeli olarak hamle yapan Galatasaray kenar yönetimi; Giovani Dos Santos ve Emre Çolak‘ı alarak savunmaya çekilecek Eskişehirspor defansı üzerine tabiri caizse çökmeyi planladı. Dos Santos’un hareketlilik kazandırdığı sağ kanattan gelişen bir akında Bülent Kocabey‘in yaptığı harekete penaltı kararı veren hakem Bülent Yıldırım, 72.dakikada maçtaki ikinci fahiş hatasını yaptı.
Skorun 2-1′e gelmesiyle sarı-kırmızılı futbolcuların hücum iştahı kabardı ama aynı zamanda Galatasaray’ın orta sahası da boşaldı. 80′de Mustafa Sarp‘ın bu bölgeye monte edilmesi de sorunu çözmeyince uzatmalarla birlikte kalan 14 dakika Eskişehirspor’un kontratak tehdidi altındaki bir Galatasaray baskısı izlememize yol açtı. Kalan dakikalar sarı-kırmızılı takımı puanlara ortak edecek golü getirmeyince, Kasımpaşa önünde şampiyon ilan edilen sarı-kırmızılı takım bu kez eleştiri yağmuruna şemsiyesiz biçimde tutulmak üzere İstanbul’un yolu tuttu. Oysa bu istikrarsız görüntünün nedeni uzaklarda aranamayacak kadar basit. Kasımpaşa oyunu kendi yarı alanında olduğu kadar rakip yarı alanda da oynamayı seven bir takım olduğundan Galatasaray’ın yıldızlarına parlayacakları alanları bırakmıştı. Eskişehirspor, hakem hatasıyla da olsa skor üstünlüğünü ele geçirip kapanınca aynı ayaklar dar alanda ve markaj altında bocaladılar. Son bir yorum da Bülent Yıldırım hakkında yapalım. Son dönemin moda deyişiyle “düdük asacak” bir performans sergileyen Yıldırım, hem Eskişehirspor’un golünde hem de Galatasaray’ın penaltısında hatalı karar verdi. Yalnız kendisini ipe çekmeden önce yöneticilerin “düdük asma” konusunu gündeme taşımasıyla, hakemlerin çuvallamasının aynı döneme geldiğine dikkatinizi çekmek isterim.
]]>
Gheorghe Hagi için Türk futboluna gelmiş geçmiş en başarılı yabancı oyuncu dersek hiç de abartmış sayılmayız. Galatasaray’ın art arda 4 yıl şampiyon olan ve tarihi UEFA Kupası başarısını elde eden kadrosunun kilit oyuncusuydu. “10 numara” denildiğinde hâlâ akla onun adının gelmesi, bıraktığı izin gücünü gösteriyor. Ardından teknik adam olarak da sarı-kırmızılı kulübe hizmet etti. Şimdilerde ülkesi Romanya’da kendi adına kurduğu Akademi’de yeni Hagi’ler yetiştirmek için kolları sıvadı. Türk futbolunu çok iyi tanıyan büyük ustanın, bu konudaki yorumları hiç de yabana atılacak türden değil.
Über kaliteli, yüz milyonlarca dolar ederi olan süper ligimizde olmazsa olmazdır eski hakemler. Kimisi ekranda, kimisi gazetede ahkam keserler. Haklı oldukları da olur, haksız oldukları da. Güven duyulanı da vardır, bırakın güveni saygı dahi duyulmayanı da vardır.
Tabi kuşkusuz ilk olarak akla Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu gelir. İkisinin de seveni de çoktur, sevmeyeni de. Erman Toroğlu bel altı tabirleri, argosu bol tabirleri daha fazla kullandığından kimilerince sevilmez. Öylesine nefret edenleri vardır ki, topyekün savaş açıp işinden dahi edebilirler. “Şak” diye söyler birilerini kayırmaksızın. Ha söylediklerini doğru buluruz, yanlış buluruz o ayrı ancak, bu adam kimseye yaranmaya çalışmaz. Koskoca(!) bir ligin yayın ihalesinin bedeli icabında kendisinin kellesi olurverir. Ahmet Çakar deseniz abartsa da, işin fazla şov tarafına kaçsa da eğilip, bükülmez. Kimseden beklentisi yoktur. Bilenler bilir, bu adamların hakemlikleri zamanında yönettikleri maçları izleyenler bu adamların yaptıkları hatalarda kötü niyet aramazlar. Bu adamları sevmeyenler belli bir kulübe ait taraftarlar yoktur, bütün kulüplerden taraftarlar vardır, gariptir sevenleri içinde de bir kulübe ait taraftarlar yoktur, bütün kulüplerin taraftarları vardır. Yine örneğin bugünün medyasında yer alan Serdar Tatlı da hakemliği döneminde hata da yapsa başta sahadaki futbolcular olmak üzere herkes saygı duyardı kendisine çünkü, art niyetle maç yönetmeyeceğini bilirdi herkes. Bugün de yazılarına katılırsınız veya katılmazsınız ama bir şey vardır, o isme saygı duyarsınız.
Yalnız, bir adam da vardır ki, nasıl biri olduğu konusunda zerre fikrim yok ama eminim ki, ne geçmişte yaptığı hakemliğe, ne de bugünkü, “yazar” sıfatına saygı duymaktadır. Bu kişi, Metin Tokat’tır.
Kendisi ile birlikte 13 yıl önceye gidelim isterim. 27 Ocak 1997′ye! Vanspor-Beşiktaş karşılaşmasına. Kendisi bugün birçok yorumunda “Önü açık olmasına rağmen penaltı olarak değerlendiremedi!” veya “Önü açık olmasına rağmen pozisyonu süzemedi.” gibisinden cümleler kullanır. 27 Ocak 1997′ye gittiğimizde, fotoğrafın -her ne kadar flu olsa da- sağ tarafında da gördüğünüz üzere sarımtırak formalı Metin Tokat efendi(!) gayet bariz şekilde görüldüğü üzere de önü açık olmasına rağmen(!) işbu fotoğraftaki Vansporlu Aykut’un smacını penaltı olarak değerlendirememiştir. Ey Metin Tokat, bugün güzel güzel ahkam kesiyorsun, 27 Ocak 1997′de bu pozisyonu bu kadar net görebiliyorken, penaltıyı nasıl ve neden vermin hele bir anlat, Ahmet Çakar gibi ifade edersem adamsan -bak adam değilsin demiyorum- bu penaltıyı nasıl ver(e)mediğini açıklarsın. Ha yok, açıklamaya yüreğin yetmiyorsa adamlığına yine lafım yok, Milliyet gibi bir gazetenin sayfalarından “Önü açık olmasına rağmen verememiştir/değerlendirememiştir” gibisinden “ahkam” kesme bir zahmet zira, “Sen neydin ki, şimdi ahkam kesiyorsun?” diye sorarlar adama.
Metin Tokat beyefendinin hem geçmişine, hem de bugününe saygı duymadığının göstergesi bu kadarla sınırlı mıdır? Elbette hayır. Kendisi her salı Milliyet’teki köşesinden haftanın hakemlerini değerlendirir. Kendisi Ankaraspor maçları bay geçildiğinden, haftanın 8 maçını da yorumlar -Ankaraspor küme düşürülmeseydi, 9 maçı yorumlayacaktı- buradan. Buraya kadar her şey normal sürecinde ancak 8 -yazıyla sekiz- karşılaşma denilince insan düşünüyor ve kendi kendine psikoza girip “Yahu bu yüz milyonlarca dolar değeri olan ligimizin son haftalar haricinde haftada 4 tane maçı canlı yayınlanmıyor mu? Bu adam kalan 4 maçı nerede izledi? Yoksa gidip yerlerinde mi izliyor? Ya aynı saatte oynanan maçlarda ne yapıyor? Metin Tokat 4′e, 5′e bölünebiliyor mu ki?” gibisinden anlamsız sorgulamalarda bulunuyor.
Recep İvedik serisinin ilk filminde scuba diving sahnesinde dalış hocası “Derinliği 55 metre olan koyumuzda tam 300 çeşit balık türü yaşamaktadır” deyince, Recep İvedik de haklı olarak sorar ya “Saydın mı lan?” diye. O hesap, bu maçların hepsini izledin mi Metin Tokat? Hadi 4 maçı canlı izliyorsun, geri kalan 4 maçın “tek kamerayla” çekilen görüntülerinin 3 dakikalık özetini izleyerek ilgili maçın hakemini değerlendirmek ne çeşit bir “yazarlık” veya “spor adamlığı” cinsidir? Ahmet Çakar ve Erman Toroğlu bugüne kadar binlerce yazı yazmış, binlerce defa ekrana çıkmıştır ben hiç bu adamların özet görüntülere göre bir hakemi değerlendirdiklerini -Çok bariz ve hemen her yerde dile getirilen bir hata olmadıktan sonra- görmedim üstelik, Erman Toroğlu Lig TV’deyken ilgili maçlar tek kamerayla da olsa, kendisinin isterse o maçların tamamını izleyebilecek imkanı da vardı. Uzatmalar hariç 90 dakika oynanan bir karşılaşmanın 3 dakikasını baz almak mıdır olay? Sen bugün hakem olsan ve biri de seni 3 dakikalık yönetimine göre değerlendirip hakkında ahkam kesse, sen ne düşünürsün ha Metin Tokat efendi?
Mesela bu haftaki Gaziantep-Eskişehir maçının hakemi Tolga Özkalfa hakkında “dostlar alışverişte görsün” misali tek cümlelik değerlendirmen olan; “Zor şartlarda oynanan maçı tartışmalı kararlardan uzak kalarak iyi yönetti.” yorumun maçın kaç dakikasının izlenmesine istinaden yapılmıştır? Hangi zor şart, hangi iyi yönetim? Neye göre zor şart, neye göre iyi yönetim 3 dakikaya göre mi? Peki ya Manisa-Diyarbakır maçının hakemi Kuddusi Müftüoğlu hakkındaki, “İki takım için de çok önemli maçta tecrübesi ile skoru etkileyecek kararlar vermeden başarılıydı.” yorumun? Skora etki etmemiştir belki ancak genel olarak tutarsız bir maç yönetmiştir belki? Manisa’da mı izledin maçı ey Metin Tokat?
Toplamda 12 dakikada, 4 maçın hakem analizi. Sen neymişsin be Metin Tokat? Bu maçları yorumlamak için o 3 dakikalık görüntüleri izlemeden önce ne içiyorsan tavsiye et de biz de alalım. Toplamda 360 dakikalık zaman isteyen 4 maçı 12 dakikada çözüp kimisini tek cümleyle kimisini 2-3 cümleyle değerlendirip maçların hakemlerini yorumluyorsun, sözüm ona yazarcılık oynuyorsun ya, o oyunu biz de oynayıp üzerine bir de senin gibi para kazanmak istiyoruz Metin Tokat.
Sonuç olarak 27 Ocak 1997′deki o pozisyonu, gayet net şekilde gördüğü halde veremeyen birinin bu ülkenin futbolseverlerine hakemlik dersi vermeye hakkı yoktur. Hele hakemleri eleştirmeye zerre hakkı yoktur. Ha, Metin Tokat kendisinde bu hakkı görüyorsa hatta daha ileri gidip kendisini “Hakem Hocası” falan zannediyorsa, önce o pozisyonda o penaltıyı nasıl veremediğini bir açıklasın ondan sonra bugünün hakemleri hakkında “Önü açık olduğu halde verememiş olması ilginçtir” gibisinden yorumlar yapsın.
Ha Metin Tokat? Geçmişte kör taklidi yapıp, bugün görme dersi vermeye kalkmak, üstüne bir de hakemken yaptıkların ortadayken bugün kendinle çelişerek para kazanmak nasıl bir duygu?
]]>Avrupa Ligi’ne veda ettikten sonra yara sarmak amacıyla Atatürk Olimpiyat Stadında İ.B.Belediyespor karşısına çıkan Fenerbahçe, deyim yerindeyse kabus gibi bir “ilk 45 dakika” oynadı. Olimpiyat Stadında hatırı sayılır bir kalabalık oluşturan Fenerbahçe taraftarları da zaman zaman yükselen homurtuları ile görülen kabusun aktörleri arasında sayılabilir. Eksiklerden kaynaklanan dar kadro yapısında Fenerbahçe teknik direktörü Christoph Daum, alışılmış sistemine bazı rötuşlar yapmak durumunda kaldı. Gökhan, Bekir, Bilica ve Santos‘un oluşturduğu defansın önünde Selçuk tek kalıyor; Vederson, Emre ve Deniz ise Alex – Güiza ikilisinin oluşturduğu hücum hattı gerisinde bir üçlü halinde yer alıyordu. 4-1-3-2 ya da 4-1-3-1-1 şeklinde adını koyabileceğimiz bu sistemde iki yumuşak karın, görev bölgeleri itibariyle Selçuk ve Deniz’di ki, zaten taraftarın tepkisi ile bu oyuncuların bekleneni veremedikleri de tribün tarafından tescillendi. “Tek ön libero” şeklinde nitelenen oyun anlayışında bu tek ön liberodan hem fizik mücadele ile top kapabilecek hem de ileri oynayıp oyun kurabilecek yetenekleri sergilemesi beklenir. Fenerbahçe’de bu göreve soyundurulan Selçuk ise yıllardır top kapma becerisiyle tanıdığımız ama teknik kapasite bakımından hep eleştiri konusu olmuş bir isimdi. Hal böyle olunca da İ.B. Belediyespor’un üçlü hücum hattı Fenerbahçe defansı üzerine baskı uyguladığında bloklar arasındaki bağlantıyı kolaylıkla kesti. Benzer biçimde görev aldığı bölgeden hem içe kat ederek hücumlara katılması hem de zaman zaman Gökhan Gönül’ün önünü kapatması beklenen Deniz de çizgi oyuncusu olmadığından maç içinde bocaladı. Neticede hücum kulvarları tıkanan Fenerbahçe cepheden şişirdiği toplarla Marcus – Barbosa ikilisine antranman yaptırırken, kontradan yediği golle de devreyi 1-0 geride tamamladı.
İkinci yarıya başlayan Fenerbahçe’de sistem yeniden 4-4-1-1′e dönerken, Daum da bizimle benzer tespitleri yaptığını oyuna müdahaleleriyle gösterdi. Selçuk ve Deniz’in yerlerine oyuna dahil olan Cristian – Deivid ile sarı-lacivertli takımın topa hakimiyeti arttı. Bu yarıda daha hırslı ve istekli bir görüntü çizen Fenerbahçe, 57′de Gökhan’ın sürüklediği atakta Alex ile skora dengeyi getirdi. Bu dakikadan sonra maçta ardı ardına kırılma dakikaları yaşanmaya başladı. Yediği gol sonrası savunmasını yeniden ileride kurmaya başlayan Belediyespor oyunu dengelerken, 69′da gole giden Güiza’yı düşüren Ekrem’e kırmızı kart göstermeyen hakem Fırat Aydınus bence önemli bir hata yaptı. 79.dakikada Alex’in rakibine yaptığı kasti faul sonrası ise bir başka kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Bu dakikada kaptan Alex De Souza‘nın ihracı doğru karardı ama bu kırmızı kartın etkileri, Fenerbahçe’nin sahada bir kişi eksik oynamasından çok daha önemliydi. Topu dolaştırma konusunda becerili bir takım olan Belediyespor, topun hakimiyetini kısa sürede ele alıp üstünlük sayısını bulurken, sarı-lacivertli takımda ise her an herşeyi yapabilecek kaptanın oyun dışı kalması psikolojik olarak da sıkıntıya girilmesine yol açtı. Son dakikalarda Daum’un bilindik Gökhan Ünal hamlesi de şişirme toplarda sonuç vermeyince Fenerbahçe sahadan mağlubiyetle ayrıldı. Sarı-lacivertli takımın ligin ikinci devresindeki performansına baktığımız zaman, oynadığı 6 maçta 8 puan topladığını ve tam 10 puan kaybettiğini görüyoruz. “Çok büyük fikstür avantajı var.” nidaları eşliğinde ligin ikinci devresine başlayan sarı-lacivertliler, ilk yarıda 8′de 8 yaptığı dönemi mumla aratıyor. Bu durumun oluşmasında sakatlık ve cezaların da etkisi var ama kayıpları salt bu sakatlık ve cezalara bağlarsanız Fenerbahçe’ye kötülük yapmış olursunuz.
]]>Kalede Rüştü, İbrahim Kaş, Sivok, Ferrari ve Delinho (İbrahim Üzülmez)’dan oluşan savunma, hemen önlerinde orta saha ile aralarında bir yerde Toraman bu 6′lının önünde Ernst ve Fink onların önünde ise sağda Tello, solda Ekrem Dağ en uçta ise Bobo.
Maç işte, “Bu takım kimle ve nasıl hücum yapacak?” şeklindeki düşünceler içinde başlarken, 2. dakikada çok iyi bir hücum organizasyonunda Fink’in doğru yere doğru gönderdiği topu, Tello doğru bir vuruşla ağlara gönderirken erken gelen bu gol Beşiktaş açısından olumlu bir etki yaparken, Kayserispor’u ise acelecileğe sevk ederek oyundan kopardı mantalite olarak.
Beşiktaşlı oyuncular bu sezon neredeyse hiçbir maçta yapmadığı şekilde akıllıca “pres” yapıyorlardı ve bu presin sonucunu da tehlikeli şekilde pozisyona dönüşebilen bir atağa çevirebiliyorlardı. Kayserispor ise özellikle takımın orta sahası acelecilik ve gereksiz heyecan içerisinde olması bu top kayıplarına sebep olmaktaydı. Beşiktaş’tan sonra en az gol yiyen takım olarak “savunma” takımı olan Kayserispor kaptırdığı topların bedelini “tehlikeli pozisyon” olarak ödemekteydi. Golden sonra Tello’nun harika attığı topu iyi kontrol edip, iyi şekilde vuran Bobo’nun topu direkten dönerken Beşiktaş kaçan gole, Kayserispor ise verdiği pozisyona anlam veremiyordu. Tolunay Kafkas da, Bayram‘ın oyunda alıp, hücumcu Treoisi‘yi saha sürüyordu henüz 20. dakikada.
Sonraki dakikalarda da Kayserispor’un her çabası daha pozisyon olma ihtimali bile olmadan eriyip Beşiktaş’ın tehlikeli atağına dönüşüyordu. Artık bilmem kaçıncı top kaptırmalarının birinde Aydın’dan topu kapan Tello adını günün adamı olmaya adamıştı bir kere ve harika bir topuk pası ile Bobo’yu topla buluştururken, Bobo futbolun bir “takım” oyunu olduğunu gösterircesine topu bomboş gelen Ekrem’e aktardı, Ekrem’e topu ağlarla buluşturmak kalmıştı dakikalar 30′u gösterirken.
İlk yarı Beşiktaş’ın top kapmaları, Kayserispor’un top kaptırmalarıyla geçti. Kayserispor’un top kaptırmaları Beşiktaşlı oyuncuları öylesine etkilemişti ki, topu kapan artık öncelikle pası değil, birkaç kişi çalımlayıp dikine doğru rakip kaleye inmeyi düşlemekteydi.
İkinci yarı başlarken ligin en az gol yiyen 2. takımı Kayserispor’un, kaleci dahil 8 tane ilk görevi “savunma” olan adamdan oluşan bir takımdan 3,5 pozisyon ve 2 gol yemesine neden olan hatalara ne gibi çareler üreteceğini düşünürken başladı. İlk yarıdan pek farklı değildi Kayserispor. Yana paslarla oluşan bir “pas başarısı” ve “topa sahip olma” başarısı ancak buna mukabil pozisyon üretememe, dikine yol alamama gibi eylemlerle beraber kritik top kaptırma eylemleri de devam etmekteydi. Kayserispor bu denli kötüyken kaptığı toplarla Kayserispor defansını dengesiz yakalayan Beşiktaş’ta bazı oyuncular fazla gaza gelip bireyselliğe dalınca hücumlardan eli boş dönüyordu. Dakikalar 80′i gösterdiğinde Mısırlı futbolcu Mohammed’in orta sahadan çıkardığı uzun topta Beşiktaş defansı “uyuyunca” Makukula Kayserispor’un maç boyunca bulduğu tek pozisyonu değerlendirip ligdeki 16. golüne ulaşıyor, Beşiktaş’ı ise maçın bitimine 10 dakika kala strese sevk ediyordu.
Golden sonra Kayserispor tempoyu arttırmak için çabalayıp oyunu rakip yarı alana büyük oranda yıksa da pozisyon bulamayınca yapacak bir şeyi de kalmıyordu.
Sonucu itibariyle Beşiktaş’a ligin ilk yarısındaki Kayserispor, Bursaspor ve geçen haftaki Galatasaray maçlarına yanmakla beraber, rakiplerinin puan kaybetmesini bekleyerek şampiyonluk hesapları yapmak kalırken, Kayserispor’a bir savunma takımı olarak, başka bir savunma takımından nasıl bu kadar çok pozisyon yediğini hesap etmek kalıyordu.
Gelelim maçın hakemine. Beşiktaş bu maçı kaybetmiş olsaydı emin olun ki, çok şey olurdu hakemle alakalı. İlk yarıda ceza sahasının hemen dışında Kayserili oyuncu topu koluyla kontrol ediyor İlker Meral “devam” diyor. Olabilir, görmemiştir, yardımcı da uyumuş olabilir ancak, arkadan yapılan ve ani atak kesen Kayserispor müdahalelerine eli cebinde hızla geldiği halde kart çıkmıyorsa buna mukabil faul bile olmayan Tello’nun topu taca gönderdiği pozisyonda Tello’ya sarı kart çıkıyorsa, ikili mücadelede yere düşen Kayserili oyuncu olurken anlamsızca “faul” düdükleri çalınıyorsa, buna mukabil Kayseri lehine faul verilen mücadelelerde yerde kalan oyuncu Beşiktaşlıysa “devam” deniyorsa ve nedense yapılan hataların “iyi niyetli” olduğuna inanası gelmiyor insanın. Hele son dakikalarda Fink’in rakibinden topu söküp ceza alanına doğru koşmaya çalışırken rakibin iki eliyle Fink’in belini arkadan tutup yere indirmesine bile kart çıkaramıyorsan, “iyi niyet” veya “hakemler de insan” değerlendirmeleri çok farazi kalıyor. Maç içindeki takdir haklarını Kayserispor’dan yana kullanmasına “öyle görmüştür” desem bile, o son dakikalardaki Fink’in arkadan “kasti şekilde” çekilmesine kart çıkar-a-mamasını gördükten sonra İlker Meral Şampiyonlar Ligi Finali de yönetse, karakteri bellidir nazarımda.
Bu maçta İlker Meral kötü niyetle maç yönetmiştir veya moda deyimle birçok pozisyonda “yüreği” yetmemiştir. Kim bilir, Mehmet Özhaseki’nin Hakan Sivriservi’nin hakemlik formasını astırtmasını aklına getirmiş “Neme lazım ben takdir haklarımı Kayseri’den yana kullanayım da, kim ne yaparsa yapsın” demiştir.
Maç sonunda aklımızda kalan da, tuhaf bir şekilde savunma özellikli ve garip dizilişe sahip bir takımın ligin en az gol yiyen 2. takımına karşı 6 net pozisyon yakalamakla kalmayıp iyi bir oyunla rakibini devirmesi ile çok basit ve açık pozisyonlarda bile garip düdükler üfleyen kötü niyetli bir hakemdi.
]]>Ne zaman sonunda “maçı yazmak” için izlemeyi hedeflesem Antalyaspor maçlarını, mutlaka bir takım olaylar gelişiyor ve maçtan daha ön plana yerleşiyor bende. İstiyorum ki; maçı yazayım, futbolcuları yazayım, golleri yazayım falan ancak futbolun dışında olan buna mukabil ülkemizin futbol gerçeğinin ta kendisi olan olaylar her şeyi berbat ediyor.
]]>