Cem Top: Fikstür avantajı mı dediniz?

Şubat 28, 2010

cem top resim

Avrupa Ligi’ne veda ettikten sonra yara sarmak amacıyla Atatürk Olimpiyat Stadında İ.B.Belediyespor karşısına çıkan Fenerbahçe, deyim yerindeyse kabus gibi bir “ilk 45 dakika” oynadı. Olimpiyat Stadında hatırı sayılır bir kalabalık oluşturan Fenerbahçe taraftarları da zaman zaman yükselen homurtuları ile görülen kabusun aktörleri arasında sayılabilir. Eksiklerden kaynaklanan dar kadro yapısında Fenerbahçe teknik direktörü Christoph Daum, alışılmış sistemine bazı rötuşlar yapmak durumunda kaldı. Gökhan, Bekir, Bilica ve Santos‘un oluşturduğu defansın önünde Selçuk tek kalıyor; Vederson, Emre ve Deniz ise Alex – Güiza ikilisinin oluşturduğu hücum hattı gerisinde bir üçlü halinde yer alıyordu. 4-1-3-2 ya da 4-1-3-1-1 şeklinde adını koyabileceğimiz bu sistemde iki yumuşak karın, görev bölgeleri itibariyle Selçuk ve Deniz’di ki, zaten taraftarın tepkisi ile bu oyuncuların bekleneni veremedikleri de tribün tarafından tescillendi. “Tek ön libero” şeklinde nitelenen oyun anlayışında bu tek ön liberodan hem fizik mücadele ile top kapabilecek hem de ileri oynayıp oyun kurabilecek yetenekleri sergilemesi beklenir. Fenerbahçe’de bu göreve soyundurulan Selçuk ise yıllardır top kapma becerisiyle tanıdığımız ama teknik kapasite bakımından hep eleştiri konusu olmuş bir isimdi. Hal böyle olunca da İ.B. Belediyespor’un üçlü hücum hattı Fenerbahçe defansı üzerine baskı uyguladığında bloklar arasındaki bağlantıyı kolaylıkla kesti. Benzer biçimde görev aldığı bölgeden hem içe kat ederek hücumlara katılması hem de zaman zaman Gökhan Gönül’ün önünü kapatması beklenen Deniz de çizgi oyuncusu olmadığından maç içinde bocaladı. Neticede hücum kulvarları tıkanan Fenerbahçe cepheden şişirdiği toplarla Marcus – Barbosa ikilisine antranman yaptırırken, kontradan yediği golle de devreyi 1-0 geride tamamladı.

İkinci yarıya başlayan Fenerbahçe’de sistem yeniden 4-4-1-1′e dönerken, Daum da bizimle benzer tespitleri yaptığını oyuna müdahaleleriyle gösterdi. Selçuk ve Deniz’in yerlerine oyuna dahil olan Cristian – Deivid ile sarı-lacivertli takımın topa hakimiyeti arttı. Bu yarıda daha hırslı ve istekli bir görüntü çizen Fenerbahçe, 57′de Gökhan’ın sürüklediği atakta Alex ile skora dengeyi getirdi. Bu dakikadan sonra maçta ardı ardına kırılma dakikaları yaşanmaya başladı. Yediği gol sonrası savunmasını yeniden ileride kurmaya başlayan Belediyespor oyunu dengelerken, 69′da gole giden Güiza’yı düşüren Ekrem’e kırmızı kart göstermeyen hakem Fırat Aydınus bence önemli bir hata yaptı. 79.dakikada Alex’in rakibine yaptığı kasti faul sonrası ise bir başka kırılma noktası olarak değerlendirilebilir. Bu dakikada kaptan Alex De Souza‘nın ihracı doğru karardı ama bu kırmızı kartın etkileri, Fenerbahçe’nin sahada bir kişi eksik oynamasından çok daha önemliydi. Topu dolaştırma konusunda becerili bir takım olan Belediyespor, topun hakimiyetini kısa sürede ele alıp üstünlük sayısını bulurken, sarı-lacivertli takımda ise her an herşeyi yapabilecek kaptanın oyun dışı kalması psikolojik olarak da sıkıntıya girilmesine yol açtı. Son dakikalarda Daum’un bilindik Gökhan Ünal hamlesi de şişirme toplarda sonuç vermeyince Fenerbahçe sahadan mağlubiyetle ayrıldı. Sarı-lacivertli takımın ligin ikinci devresindeki performansına baktığımız zaman, oynadığı 6 maçta 8 puan topladığını ve tam 10 puan kaybettiğini görüyoruz. “Çok büyük fikstür avantajı var.” nidaları eşliğinde ligin ikinci devresine başlayan sarı-lacivertliler, ilk yarıda 8′de 8 yaptığı dönemi mumla aratıyor. Bu durumun oluşmasında sakatlık ve cezaların da etkisi var ama kayıpları salt bu sakatlık ve cezalara bağlarsanız Fenerbahçe’ye kötülük yapmış olursunuz.

Mevlüt Sarı: Tuhaf Kadro, Garip Diziliş, Harika Oyun, Kötü Niyetli Hakem

Şubat 28, 2010

Mevlüt Sarı
Ligin en az gol yiyen takımı ile en az gol yiyen 2. takımı arasındaki maçın nasıl geçeceğini düşünürken, maçtan önce esame listesini gördüğümüzde “Ne alaka?” dediğimiz türden bir kadroydu Mustafa Denizli‘nin çıkardığı ilk 11. Bobo, Tello hadi Ekrem‘i de katalım bu listeye bu 3 futbolcuyu saymazsak, kaleci ile beraber tam 8 adet gol yememeye yönelik adam sahadaydı. Her ne kadar Ernst ve Fink‘in hücuma katkılarını yadsımasak da, bu adamların esas görevi “top kapmak” ve kaptığı topu ileriye aktarmak. Yani, öncelikli amaç kesiclik ve savunma. Sonuçta kadroyu görünce, kendisinden sonra ligin en az gol yiyen takımına karşı, bu sezon ligdeki maçları içinde savunması en katı takımın çıkmasına anlam verememiştik.

Kalede Rüştü, İbrahim Kaş, Sivok, Ferrari ve Delinho (İbrahim Üzülmez)’dan oluşan savunma, hemen önlerinde orta saha ile aralarında bir yerde Toraman bu 6′lının önünde Ernst ve Fink onların önünde ise sağda Tello, solda Ekrem Dağ en uçta ise Bobo.

Maç işte, “Bu takım kimle ve nasıl hücum yapacak?” şeklindeki düşünceler içinde başlarken, 2. dakikada çok iyi bir hücum organizasyonunda Fink’in doğru yere doğru gönderdiği topu, Tello doğru bir vuruşla ağlara gönderirken erken gelen bu gol Beşiktaş açısından olumlu bir etki yaparken, Kayserispor’u ise acelecileğe sevk ederek oyundan kopardı mantalite olarak.

Beşiktaşlı oyuncular bu sezon neredeyse hiçbir maçta yapmadığı şekilde akıllıca “pres” yapıyorlardı ve bu presin sonucunu da tehlikeli şekilde pozisyona dönüşebilen bir atağa çevirebiliyorlardı. Kayserispor ise özellikle takımın orta sahası acelecilik ve gereksiz heyecan içerisinde olması bu top kayıplarına sebep olmaktaydı. Beşiktaş’tan sonra en az gol yiyen takım olarak “savunma” takımı olan Kayserispor kaptırdığı topların bedelini “tehlikeli pozisyon” olarak ödemekteydi. Golden sonra Tello’nun harika attığı topu iyi kontrol edip, iyi şekilde vuran Bobo’nun topu direkten dönerken Beşiktaş kaçan gole, Kayserispor ise verdiği pozisyona anlam veremiyordu. Tolunay Kafkas da, Bayram‘ın oyunda alıp, hücumcu Treoisi‘yi saha sürüyordu henüz 20. dakikada.

Sonraki dakikalarda da Kayserispor’un her çabası daha pozisyon olma ihtimali bile olmadan eriyip Beşiktaş’ın tehlikeli atağına dönüşüyordu. Artık bilmem kaçıncı top kaptırmalarının birinde Aydın’dan topu kapan Tello adını günün adamı olmaya adamıştı bir kere ve harika bir topuk pası ile Bobo’yu topla buluştururken, Bobo futbolun bir “takım” oyunu olduğunu gösterircesine topu bomboş gelen Ekrem’e aktardı, Ekrem’e topu ağlarla buluşturmak kalmıştı dakikalar 30′u gösterirken.

İlk yarı Beşiktaş’ın top kapmaları, Kayserispor’un top kaptırmalarıyla geçti. Kayserispor’un top kaptırmaları Beşiktaşlı oyuncuları öylesine etkilemişti ki, topu kapan artık öncelikle pası değil, birkaç kişi çalımlayıp dikine doğru rakip kaleye inmeyi düşlemekteydi.

İkinci yarı başlarken ligin en az gol yiyen 2. takımı Kayserispor’un, kaleci dahil 8 tane ilk görevi “savunma” olan adamdan oluşan bir takımdan 3,5 pozisyon ve 2 gol yemesine neden olan hatalara ne gibi çareler üreteceğini düşünürken başladı. İlk yarıdan pek farklı değildi Kayserispor. Yana paslarla oluşan bir “pas başarısı” ve “topa sahip olma” başarısı ancak buna mukabil pozisyon üretememe, dikine yol alamama gibi eylemlerle beraber kritik top kaptırma eylemleri de devam etmekteydi. Kayserispor bu denli kötüyken kaptığı toplarla Kayserispor defansını dengesiz yakalayan Beşiktaş’ta bazı oyuncular fazla gaza gelip bireyselliğe dalınca hücumlardan eli boş dönüyordu. Dakikalar 80′i gösterdiğinde Mısırlı futbolcu Mohammed’in orta sahadan çıkardığı uzun topta Beşiktaş defansı “uyuyunca” Makukula Kayserispor’un maç boyunca bulduğu tek pozisyonu değerlendirip ligdeki 16. golüne ulaşıyor, Beşiktaş’ı ise maçın bitimine 10 dakika kala strese sevk ediyordu.

Golden sonra Kayserispor tempoyu arttırmak için çabalayıp oyunu rakip yarı alana büyük oranda yıksa da pozisyon bulamayınca yapacak bir şeyi de kalmıyordu.

Sonucu itibariyle Beşiktaş’a ligin ilk yarısındaki Kayserispor, Bursaspor ve geçen haftaki Galatasaray maçlarına yanmakla beraber, rakiplerinin puan kaybetmesini bekleyerek şampiyonluk hesapları yapmak kalırken, Kayserispor’a bir savunma takımı olarak, başka bir savunma takımından nasıl bu kadar çok pozisyon yediğini hesap etmek kalıyordu.

Gelelim maçın hakemine. Beşiktaş bu maçı kaybetmiş olsaydı emin olun ki, çok şey olurdu hakemle alakalı. İlk yarıda ceza sahasının hemen dışında Kayserili oyuncu topu koluyla kontrol ediyor İlker Meral “devam” diyor. Olabilir, görmemiştir, yardımcı da uyumuş olabilir ancak, arkadan yapılan ve ani atak kesen Kayserispor müdahalelerine eli cebinde hızla geldiği halde kart çıkmıyorsa buna mukabil faul bile olmayan Tello’nun topu taca gönderdiği pozisyonda Tello’ya sarı kart çıkıyorsa, ikili mücadelede yere düşen Kayserili oyuncu olurken anlamsızca “faul” düdükleri çalınıyorsa, buna mukabil Kayseri lehine faul verilen mücadelelerde yerde kalan oyuncu Beşiktaşlıysa “devam” deniyorsa ve nedense yapılan hataların “iyi niyetli” olduğuna inanası gelmiyor insanın. Hele son dakikalarda Fink’in rakibinden topu söküp ceza alanına doğru koşmaya çalışırken rakibin iki eliyle Fink’in belini arkadan tutup yere indirmesine bile kart çıkaramıyorsan, “iyi niyet” veya “hakemler de insan” değerlendirmeleri çok farazi kalıyor. Maç içindeki takdir haklarını Kayserispor’dan yana kullanmasına “öyle görmüştür” desem bile, o son dakikalardaki Fink’in arkadan “kasti şekilde” çekilmesine kart çıkar-a-mamasını gördükten sonra İlker Meral Şampiyonlar Ligi Finali de yönetse, karakteri bellidir nazarımda.

Bu maçta İlker Meral kötü niyetle maç yönetmiştir veya moda deyimle birçok pozisyonda “yüreği” yetmemiştir. Kim bilir, Mehmet Özhaseki’nin Hakan Sivriservi’nin hakemlik formasını astırtmasını aklına getirmiş “Neme lazım ben takdir haklarımı Kayseri’den yana kullanayım da, kim ne yaparsa yapsın” demiştir.

Maç sonunda aklımızda kalan da, tuhaf bir şekilde savunma özellikli ve garip dizilişe sahip bir takımın ligin en az gol yiyen 2. takımına karşı 6 net pozisyon yakalamakla kalmayıp iyi bir oyunla rakibini devirmesi ile çok basit ve açık pozisyonlarda bile garip düdükler üfleyen kötü niyetli bir hakemdi.

Mevlüt Sarı: Şart Mıdır Çekilen İşkence Üzerine Zevksiz Bir Futbol Resitali(!) Sunmak?

Şubat 27, 2010

Mevlüt Sarı

Ne zaman sonunda “maçı yazmak” için izlemeyi hedeflesem Antalyaspor maçlarını, mutlaka bir takım olaylar gelişiyor ve maçtan daha ön plana yerleşiyor bende. İstiyorum ki; maçı yazayım, futbolcuları yazayım, golleri yazayım falan ancak futbolun dışında olan buna mukabil ülkemizin futbol gerçeğinin ta kendisi olan olaylar her şeyi berbat ediyor.

Read more

Bora İşyar: Özel Bir Maç… Inter – Chelsea

Şubat 24, 2010

bora işyar

Daha kuralar çekilirken, belki de Chelsea sempatizanı olan bir sürü kişi gibi, hem Inter gibi güçlü takımla karşılaşmaktan çekiniyor, hem de için için ‘özel adamın’ Stamford Bridge’e geri dönüşünün futbolseverlere ve bana ne kadar harika bir gece yaşatacağını düşünüyordu. Inter ve Chelsea isimlerini ardı ardına duyunca yüzümde bir gülümseme belirdi. Şampiyonlar Ligi’nin en büyük maçı daha 2. turda oynanacaktı.

Evet Chelsea ve Barcelona arasında son beş yıldır süregelen inanılmaz bir rekabet var (ki bunda Mourinho’nun rolü yadsınamaz), Real Madrid ve Barcelona arasında Madrid’de oynanacak bir final maçının tadına doyum olmayacaktır, ya Manchester ve Barcelona veya Chelsea arasında rövanş niteliğinde olacak bir final… Bunların hepsi efsanevi maçlar olacaktır eminim. Ama hiçbirisi Mourinho’nun hala ‘benim takımım’ dediği Chelsea karşısına çıkması kadar büyük olamaz.

Mourinho

Kendini ‘özel adam’ olarak tanımlayan Mourinho Chelsea taraftarı için hakikaten de çok özel. Chelsea’den kovulması taraftarın ona olan sevgisini hiç azaltmadı. Yanlış anlaşılmasın. Chelsea-Mourinho ilişkisi bitti ve bundan kimsenin şüphesi yok. Taraftarlar da bunun farkında. Özel adamın Stamford Bridge’e bir daha asla Chelsea’nin (en azından Abramovich bu takımın sahibi olduğu sürece) başında çıkamayacağını herkes biliyor. Taraftarlar arasında Abramovich’in takımı bırakmasını ve Mourinho’nun tekrar teknik direktörlüğe getirilmesini isteyen ya yok denecek kadar az, ya da hakikaten yok. Bunun sebebi Rus oligarkın döneminde yaşanan başarılar da olabilir, zamanında yaşanan güzel bir ilişkinin tekrarlandığında aynı tadı vermeyeceğini bilmek de…

Mourinho enteresan bir adam. Onun çılgınlıklarında, karizmasından, sinir bozuculuğundan, veya taktik dehasından tekrar tekrar bahsetmeye gerek yok. Fakat ben bu eşleşme için bir kaç şey söylemek istiyorum.

Kura çekildiğinde kendisine ‘Stamford Bridge’e Chelsea’nin rakibinin başında çıkmak nasıl bir duygu olacak’ diye sorulduğunda, Mourinho ‘Şu anda Chelsea’yi düşünecek halim yok. Hafta sonu Lazio ile oynayacağız. Tüm enerjimi bu maça odakladım’ demişti. Herkes Mourinho’nun yalan söylediğinin farkındaydı. Mourinho bu maçı kura çekiminden sonra değil, Inter’e ilk gittiği günden beri düşünüyordu. Hatırlayın… Inter teknik direktörü olarak çıktığı ilk basın toplantısında ‘Chelsea’nin Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu hayallerini suya düşürmek için sabırsızlanıyorum’ demişti.

Bu yorum bile Chelsea taraftarının ona olan sevgisini azaltmadı. Mourinho ‘özel adamdı’ ve bu gibi şeyler söylemesi onu özel yapan şeylerden birisiydi zaten. Maç yaklaştıkça artan akıl oyunları da bu sevgiyi azaltmadı. Chelsea hakkında yorum yaparken ‘Benim takımım’ demesi de alay ve sevgi karışımı yorumları doğurdu forumlarda. Alay edilmesi normaldi zira aslında ‘onun takımını’ kendisinden önceki Chelsea teknik direktörü kurmuştu (Lampard ve Terry’nin Ranieri’nin Londra ekibine kazandırdığı isimler olduğunu unutmamak lazım). Fakat yine de taraftarlar da aslında Chelsea’nin her zaman Mourinho’nun takımı olacağına inanıyorlar. Onun getirdiği tüm oyuncular Chelsea’den ayrılsa da, Chelsea hep onun takımı olacak. Bu yüzden taraftarlar şimdiden Mourinho sahaya çıkarken nasıl tezahürat yapacaklarına karar verdiler ve bu organizasyonu maça gelecek tüm Chelsea’lilere duyurmak için harekete geçtiler bile. Mourinho sahaya çıktığı anda Stamford Bridge’de herkes ‘Stand Up For The Special One’ (Özel Adam İçin Ayağa Kalkın) diye bağıracak. Sırf bu sahne bile benim için (ki bu konuda tarafsız olduğumu iddia edecek de değilim) bu maçı senenin maçı yapmaya aday. Herkese iyi seyirler….

(Not: Bu yazı Inter-Chelsea eşleşmesinin ilk ayağı oynanmadan yazıldı. Maçın sonucunun ne olacağı önemsenmeden ve düşünülmeden.)

Cem Top: Beşiktaş 2 puanı ilk yarıda kaybetti

Şubat 21, 2010

cem top resim

Her iki takım açısından da büyük önem taşıyan derbi hakkında “Rijkaard, Beşiktaş’ı iyi etüt etmiş” desem, biliyorum ki sıradan futbolsevere haksızlık etmiş olacağım. Geçmiş haftalarda kahvede pişpirik oynarken göz ucuyla maçları takip etmiş bir vatandaşa “Bu sezon Beşiktaş’ı nasıl buluyorsun?” diye sorsanız alacağınız cevap muhtemelen “Gol atamıyorlar,”olurdu. İşte bu yüzden Rijkaard’ın fizik açıdan yıpranmış takımını topun gerisinde bırakıp kontratak kovalamasını ve topun hakimiyetini Beşiktaş’a bırakmasını fazla eleştirmemek lazım. Böyle bir düşünce ile geride iyi kapanırsanız en azından bir puanı almanız neredeyse garanti. Yirmi haftadır takımının gol yollarındaki kısırlığına çözüm üretememiş Mustafa Denizli‘nin bu maçta “Evreka!” diye haykırması beklenmiyordu, sonuç itibariyle öyle de oldu. Beraberlikte canı fazla sıkılmayacak Galatasaray, bir puanı alarak ikili averaj durumunda da rakibinin önüne geçti.

Karşılaşmanın ilk devresi bariz biçimde Beşiktaş üstünlüğüne sahne oldu. Siyah-beyazlı takımda defansın önünde görev yapan Fabian Ernst ile Michael Fink öyle bir 45 dakika çıkardılar ki, bu peformanslarını sezon geneline yayabilmiş olsalar Beşiktaş bugün liderlik koltuğunda oturuyor olurdu. Ligimizde “ön libero” olarak anılışlarının aksine bu iki Alman da “orta saha” vasfının oyunun her iki yönünü de tarif ettiğinin bilincinde “Ballackvari” bir futbol oynadılar. Bu devrede sarı-kırmızılı takım da kontrollü oynama konusunda ipin ucunu kaçırıp katı defans anlayışına bürününce baskılı görünen ve pozisyon üreten taraf Beşiktaş oldu. Neticede geçmiş maçlarına oranla daha istekli görünen Nobre, arzulu oyununa rağmen müsait pozisyonlardan yararlanamadı ve takımlar soyunma odalarına 0-0′lık eşitlikle gittiler. Oysa oyunu rakip sahaya yıkma fırsatı bulmuşken Beşiktaş’ın daha etkili pozisyonları üretmesi, NeillEmre tandemini daha fazla hataya zorlaması gerekirdi. 90 dakika geneline bakınca Beşiktaş’ın kaybettiği 2 puan için ilk 45 dakikaya yanması gerektiği açıkça görülüyor.

Karşılaşmanın ikinci devresine hamle yaparak başlayan taraf Galatasaray teknik heyeti oldu. Belki oyuncu değişikliği anlamında bir hamle yapılmadı ama ilk yarıda ileri uçta görünen Arda‘nın orta alana daha yakın oluşuyla baskı altındaki Elano‘nun ikili Alman cenderesinden (Fink – Ernst) kurtulma şansı doğdu. Bu hamleyle topu daha etkin biçimde dolaştırmaya başlayan Galatasaray, böylelikle Beşiktaş’ın presini de kırmaya başladı. Zirvenin ortağı olmak için 3 puana şiddetle ihtiyaç duyan siyah-beyazlı takımın doğal olarak oyunu domine ettiği dakikalarda Galatasaray da “pusuya yatmış aslan” görüntüsü veriyordu. Sarı-kırmızılı ekibin rakibini gafil avlamak için Keita’nın sürükleyeceği baskın ataklara şiddetle ihtiyacı vardı ama Madrid’in yıldızı İnönü’de sönük kaldı. Sonucu günlerdir merakla beklenen eşleşmede kazanan taraf İbrahim Üzülmez oldu. Öyle ki, maçın son bölümlerinde Keita‘nın İbrahim Üzülmez‘e attığı dirsek nedeniyle ihracı gerekirken tartışmasız gecenin en kötü isimlerinden Tarık Ongun‘un pozisyonu es geçmesiyle bu kırmızı kart çıkmadı.

Kaptanlık pazubandını taktığı günden bu yana varını yoğunu Galatasaray için veren Arda’nın adeta yoktan var ederek attığı golle öne geçen sarı-kırmızılılar, skoru korumaya yönelik hamlelerde bu kez erken davrandı. 72 ve 81′de iki oyuncu değişikliğine giden Rijkaard, 82.dakikada ilk golde hata yapan Sivok‘un kendini affettirmesiyle Beşiktaş’a yakalandı. Genel hatlarıyla derbinin seyrine baktığımızda Galatasaray kenar yönetiminin maç içinde stratejiler değiştirdiğini ancak Beşiktaş’ın kendisini bu noktaya getiren kısır dizilişte -mağlupken dahi- inat ve ısrar ettiğini görüyoruz. Beşiktaş adına Nobre – HoloskoEkrem ileri uçtayken de Nihat – Bobo – Yusuf üçlüsü oyundayken de sistemin adı 4-3-3. Mustafa Denizli’nin üzerinde etraflıca düşünmesi gereken problem de bu. B planını sadece isimleri değiştirmek üzerine kurgulayınca Beşiktaş bu sezon fazlasıyla puan kaybetti. Gelinen noktada Beşiktaş yine yeni ve yeniden final maçları oynamaya başlayacak. İlk viraj da Kayserispor deplasmanı. Bu zor maçta puan kaybetmek, büyük ölçüde “şampiyonluk şansının kaybedilmesi” demek. Siyah-beyazlı takımın yeniden potaya girebilmesi ise A planı üzerinde ısrar eden Mustafa Denizli’nin hiç olmazsa B planını revize edip 1 santrfor 2 forvetli düzenini çift santrforlu sisteme çevirmesine bağlı. “Kılavuz karga” olmak pahasına kendimi bu gerçeği yazmak zorunda hissediyorum.

Sahadan istediğini alarak ayrılan Galatasaray’da öncelikle Rijkaard – Neeskens ikilisini kutlamak gerekiyor. Daralan kadroyu ekonomik ve akılcı biçimde kullanarak hem Vicente Calderon‘dan hem de İnönü’den avantajlı çıkmayı başaran Galatasaray, Atletico Madrid’i elemesi durumunda arkasına çok kuvvetli bir rüzgar alabilir.

Cem Top: Ne Trabzonspor ne İ.B. Belediyespor

Şubat 21, 2010

 cem top resim

Daha önce Trabzonspor ile İ.B. Belediyespor arasında oynanan maçlarda (kupa dahil) oldukça geniş bir skor spekturumuna şahit olmuştuk. Esasen bahsettiğimiz kaşılaşmalarda bordo-mavililerin sonuca yönelik baskın bir görüntüsü vardı ama Abdullah Avcı ve talebeleri de ligin iyi futbol oynayan ekipleri arasındaydı. Sosyal hayatın genelinde olduğu gibi bilinmeyene karşı merak bir başka deyişle 3 ihtimalli maçın cazibesi sadece Trabzonsporlu ve Belediyesporluları değil futbolsever geniş bir kitleyi ekranları önüne kilitledi. Kar küreme faciasından sonra yeniden yeşillenen Avni Aker, kışın sonuna yaklaşırken baharın müjdecisi gibi geldi bizlere. Yer yer görülen kellikler de zeminin Orduspor maçı sonrasındaki halini hatırlayanlar için “kadı kızı kusurları” statüsünde değerlendirildi. Ama işin gerçeği zemin iyi değildi.

Read more

Göksel Sert: Guus Hiddink’ten Dileklerim

Şubat 19, 2010

 Göksel Sert Dar Alanda Uzun Paslar

Guus Hiddink nihayet resmî anlamda teknik direktörümüz oldu. Ege Abi(Görgün)’nin “berezilya.com” için yaptığı ankette, 3. soru hayalimizdeki ulusal takım teknik direktörüydü. Bu soruya Guus Hiddink cevabı vermiştim. Anketin üstünden neredeyse 3.5 ay geçmiş ve hayallerim gerçekleşmek üzere. Hayalleri gerçekleştirmeye bir yerden başlamak lazım sonuçta!

Read more

Ege Görgün: Milli Takıma Süper Hoca (FourFourTwo dergisi Şubat 2010 sayısı)

Şubat 17, 2010

 Ege Görgün

Aklınla bin yaşa Tolunay Hoca! Tabi ya, Milli Takım’ın başına bir süper kahraman getirilmeli. Adayları bir gözden geçirelim…

Superman. Tolunay Kafkas’ın da gözdesi. Gezegeni Kripton, Kripton Milli Takımı’yla beraber yok olduğu için teklif götürülebilir. Hatta vatandaşlık verilerek Türkleştirilebilir bile. Zübeyir Osman. Ama tahminim Wederson gibi bir büyüğünün ismini taşımak isteyecektir. O zaman: Tayyip Zübeyir Osman.

Batman. Bence Superman’den çok daha başarılı olur. Çünkü Kriptonlu’nun aksine insanüstü bir gücü, yeteneği yoktur. Kendini geliştirmiş sıradan bir insandır. Azmin, disiplinin ve çalışmanın sembolüdür. (Bkz. Rıza Çalımbay.) Yüzü de hiç gülmez üstelik. Halkım güvenir gülmeyen despot adamlara.

Örümcek Adam. Halkımız, onun yaptığı “Hakan Şükür esprilerini” sevip baştan bağrına bassa da, birkaç yenilgi sonrası basının da fişeklemesiyle “Zaten böcekten hoca mı olurmuş canım” diye kazan kaldıracaktır. Maskesi yüzünden yüzlerce spekülasyon sonra. Delikanlı adam maske takar mı? Sheltox’larla kovalarlar, rezil oluruz dünyaya valla.

Hulk. Bazı taraftarların kendini kolay özdeşleştirebileceği yeşil dev, başka ülke olsa rengi yüzünden dışlanırdı ama Türkiye’de bilakis prim yapacaktır. Amerika’da ırkçı adledilen tabirler bizde sevgi belirtmek ya a komik olmak için kullanılır çünkü. (Bkz. Yerli sitcomlar) Ama kazara kırmızı ve sarı giyip her daim hazırda bekleyen provakatörlere malzeme verirse sıkıntı çıkabilir.

Polat Alemdar. Referanduma gitsek kesin birinci çıkacak bu adayın en büyük avantajı elbette yardımcıları. Sağında Memati, solunda Abdülhey’le, stat hopörlerinden (cep telefonlarından da olur) maçın gidişatına göre çalınacak Kurtlar Vadisi melodileriyle evvelallah bileğini bükemeyeceğimiz rakip olmaz. Bir de Yaşlılar Konseyi’nin başına Fatih Terim’i oturttuk mu…

Mevlüt Sarı: Şiddet Aracı Süsü Verilmiş Bozuk Para İle Makro Ekonomik Hesaplar!

Şubat 17, 2010

Mevlüt Sarı
Ocak 2010′da yazmıştık, “Bu Kadar Kalite Fazla, Biraz düşürmek Lazım!” diye. Haftada 4 tane büyük takımın maçlarının yayınlanacağı, Anadolu’nun yine kimsenin umurunda olmayacağı bir ihalede, yayın bedelinin yüksek tutularak kalitenin geldiğini zanneden, Anadolu’nun gözardı edilmesinin kalitede sorun çıkarmayacağını düşünen kişilere, kurumlara değinmiştik.

Read more

Aytekin Akay: Çık Anadolu’ya Trabzon!

Şubat 12, 2010

 aytekin akay

Çocukluğumuzun radyo anonsuydu:

Sıcaklık 4 derece, zemin futbol oynamaya müsait!

“Belli ki TRT spikeri mikrofonu ısıtıyor yoksa zemin nasıl müsait olmaz. O kadar adam sahaya çıktı, tribünlerde binlercesi zemine mi soracaklar futbolu” diye düşünürdük.

Read more

Sonraki Sayfa »