Mevlüt Sarı: Ercan Saatçi, Mavi Gözlü Bir Çöl Ahududusu
Ekim 31, 2009
Gençliğimizin -gençliğimiz dediysek çocukluğumuz- ilk yıllarıydı İzel-Çelik-Ercan üçlüsünün 3. sırada geçeniydi “Haydi şimdi bütün eller havaya” adlı şarkının tüm düğün salonlarında çalındığı 40-50 yaşlarındaki teyzelerin bile çifte telli oynamayı bırakıp, ellerini havaya kaldırarak zıpladığı yıllardı. Ercan bir değişikti, kah Ufuk-Ercan oluyor, kah İzel-Ercan oluyor nedendir bilinmez hepsinde Ercan’ın adı hep sonda yer alıyor. Kah “Dönmelisin” diyor, kah “Osturuverdin amaney” diyor, kah “Bitmesin bu rüya” diyordu.
Ercan Saatçi 1997′de Ertuğrul Özkök‘ün kızıyla evlenerek hayatının en stratejik eylemine imza attı sonraki süreçte günümüze kadar evli kaldığı 12 yıl boyunca Doğan Holding’i de arkasına aldı. Gülümsün-Ercan ikilisi, Ercan’a çok şey kattı. Ercan, Ertuğrul Özkök’ün damadı olmanın verdiği avantajla Doğan Holding içerisinde ilerliyordu artık. Doğan Music Company’nin başına geçiyordu büyük pop yıldızımız. 2002′yi gösterdiğinde takvimler, Ercan kayınpederinin de Fenerbahçeli olduğundan mı bilinmez yazılı basının amiral gemisi olarak nitelendirebileceğim Hürriyet’te spor yazarlığına başlıyordu.
Yazarlık kariyerindeki üslubunda ona göre Fenerbahçe ne şekilde kazanırsa kazansın harika oynamıştır, kaybetmişse rakip aslında çok da güçlü değildir ancak Fenerbahçeli futbolcular ruhsuz oynamıştır. “Maçın Üç Adamı” diye bir köşesi vardır mesela köşesinin sonunda. Fenerbahçe kazanmışsa 3 adam da Fenerbahçelidir, Fenerbahçe iyi mücadele etmesine rağmen puan kaybetmişse yine Fenerbahçelidir o 3 adam. Rakip muhteşem oynamış, Fenerbahçe böyle bir maçta mağlup olmuşsa, o köşe boş kalır olmaz “Yok” olmadı “İzel-Çelik-Ercan” yazar bütün espritüelliğiyle. Çünkü Ercan’ın futbola bakışı Fenerbahçe ile sınırlıdır. Fenerbahçeli oyunculardan başka adamların giremediği bir bölüme “Maçın Üç Adamı” ismini vermesinin temelinde bu yatmakta.
Kayınpederinin desteğini arkasında her daim hissettiğinden liseye giden herhangi bir tribün çocuğunun yazabileceği türden kalitedeki yazıları ile boy gösteriyor işi bazen aymazlığa vurdurarak, örneğin futbol sahası olduğu aşikar olan bir rengi aymazca kullanarak, “Sarı kırmızı kartonları anladık da, yeşil ne oluyor?” diyerek Galatasaray Taraftarı’nı bölücü örgütle -birbirimizi kandırmayalım Ercan, ne amaçla yazdığını hepimiz biliyoruz- ilintiliyordu.
Takvimler bu defa 2009′un Eylül sonu-Ekim başını gösterdiğinde Ertuğrul Özkök aynı zamnda TSYD Başkanı olan Hürriyet Gazetesi Spor Müdürü Esat Yılmazer’i üzeri kapalı olarak istifaya zorluyor, 14 Ekim 2009′a kadar “resmi olarak” damadı kalacak olan Ercan Saatçi’ye “Hürriyet Gazetesi Spor Müdürü” sıfatını kazandırıyordu. “Spor Ahlakı” denen kavramı ne şekilde anladığı tartışılan Ercan Saatçi, TSYD Başkanlığı sıfatına layık görülmüş birinden daha “kaliteli” sayılıyordu.
Fenerbahçe-Galatasaray derbisinden sonra ortaya çıkan ve internette dolaşan video ile yıllardır yazılarını okuyan ve “nasıl yazı yazılmaz” konusunda ders çıkaranları şaşırtmayan bir şeye imza atıyor “Nasıl ….. Galatasaray’ı” diyor bu gidere aynı şekilde romantik adam Metin Özülkü de katılıyor ve benzer bir küfürle cevap veriyordu. Hadi Ercan’ın ne olduğunu biliyoruz da, Metin Özülkü o gideri Galatasaray’a değil, yıllardır tırnakları ile kazıyarak edindiği saygınlığa yapıyordu aslında. Ercan tırnakları ile kazıyarak gelmediğinden geldiği noktaya, onu pek etkilemez bu video. Nasıl olsa arkasında dağ gibi artık resmi bakımdan “eski” sıfatını kazanmış kayınpederi var ama bakalım bunu da göğüsleyebilecek mi?
Atamız ne güzel demiş, “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim” diye. Spor yazarlarının zeki, çevik olması ülkemde çok da önemli değil ancak, en azından ahlaklı olması elzem bir şeydir.
Vel hasıl, çölde ahududu olur mu sayın okur? Ercan gibi biri/birileri -spor müdürü olmasını geçtim- spor yazarı olursa, çölde de ahududu olur.
Leyla ela gözlü bir çöl ahusuysa, Ercan’a çölde ahududuluk düşer.
Yazarlara Sorduk: Milli Takımın Hocası Kim Olsun?
Ekim 29, 2009
1. Milli takımımızın teknik direktörü yabancı mı olmalı yerli mi?
2. Şu anda müsait olan hocalardan kim göreve gelmeli?
3. Şu anda müsait olmasa da, gelmesi bir hayal olsa da kim gelsin isterdiniz?
Hüseyin Ataş: Çukurova’nın Maradona’sı Tekin İncebaldır
Ekim 29, 2009
Tekin İncebaldır, Adana Demirspor’un Türk futboluna kazandırdığı sayısız yıldızlardan biriydi. 26 Haziran 1964 yılında Adana’da doğmuştu. Fatih Terim, Hasan Şaş ve Taner Gülleri gibi futbolu Adana’nın tozlu sahalarında öğrenmişti. 1.62’lik küçük dev adam, yıldız takımda giymeye başladığı Demirspor formasını 16 yıl boyunca sırtından çıkarmadı. Demirspor’un tüm kategorilerinde futbol oynadı.
Abdullah Malçok: Rüya erken bitti!
Ekim 28, 2009
![]()
Düşündük ki, Gaziantep B. Belediye ve Erciyes maçlarında ki iyi futbol ve dört puanın ardından, bunların devamı gelecek.
Ne yazık ki ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar.
Bu çocukların istikrarı yakalaması biraz zaman alacak gibi.
İyi futbol ve üç puan ümidi ile yolunu tuttuğumuz İsmetpaşa’dan elimiz boş dönerken.
Taraftarın muhteşem coşkusundan başka pek te iyi şeyler söyleyemeyeceğimizi elbette tahmin edemezdik.
İlk dakikalardan itibaren kalemizi abluka altına alan.
Ve bize önem veren bir rakip görünce.
Ayrıca sert futbollarına hakem triosu da göz yumunca.
Arada bir gelen cılız ataklarımıza rağmen geçen hafta ki Kocaelispor’u mumla aramaya başladık.
Ne kadar top istemedi dersek diyelim.,
Biz galibiyeti hak etmedik.
Peki gelecek haftalar için ne söylenebilir derseniz.,
Kanımca bu takım ilk yarı sonuna kadar istediğimiz çizgide olacaktır.
Ben bu çocuklara hala inanıyorum.
Ve taraftarlarımıza.
AH SERDAR AH…
Üst üste gelen Dardanel atakları karşısında iyi top çeviren ve arada rakip defansa zor anlar yaşatan Kocaelispor’u seyrederken.
Serdar Topraktepe’nin yokluğunu ne kadar hissettiğimizi de belirtmeden geçemeyeceğim.
“Bazı çevreler tarafından” sürekli eli belinde, takımı bozuyor, bir faydası yok gibi eleştirilere maruz kalan.
Buna rağmen canını dişine takarak iyi şeyler yapmaya çalışan kaptanın yokluğu sonucunda.
Forvet hattında bir türlü top tutamadığımızı görünce.
Acaba bunu söyleyenler şimdi ne diyecek çok merak ediyorum.
Serdar’ın yetenekleri ve Kocaelisporluluğu tartışılmaz.
Ayrıca çok koşan ve mücadele eden bir takımda, “az koşan yetenekli futbolcu da kesinlikle sırıtmaz”.
Aksine o takımın yıldızı olur.
Tıpkı Serdar gibi.
Bakın ben olaya başka pencereden de bakmak istiyorum.
“Bu futboldan anlamayan içimizde ki otoriteler”.
Yıllardır yaptıkları yanlış yorumlar ile kulübü yönetenleri bile yanlış yönlendirebildiler.
İşte bizim içimizde ki en önemli problemlerden biri de budur.
Futbol bilgisi kıt olanların yaptıkları yanlış yorumlar.
Ve kulübümüze verdikleri zararlar.
Bunlarında miyadı dolacak elbette.
İnşallah bir gün…
Mevlüt Sarı: Nihat’ın Asıl Sorunu Sola Kaykılamamak
Ekim 28, 2009
Nihat Kahveci: BJK TV’de 3-0′lık efsane Barcelona maçı verildiğinde atılan 3 gol değil, 90. dakikadaki frikikte direkten dönen şutu hâlâ heyecan veren, her izlenişte sanki “bu defa gol olacak” hissi yaratan adam.
Bora İşyar: Premiership Günlüğü
Ekim 27, 2009
Dünyanın en çekişmeli futbol ligi bu sene daha da heyecanlı hale geldi. Bunda performanslarıyla dikkat çeken Manchester City, Tottenham ve Aston Villa’nın rolü büyük. Aşağıda Premiership takımlarının şu ana kadar sergiledikleri performanslarının bir değerlendirmesini bulabilirsiniz.
Chelsea
Chelsea hepimizin bildiği gibi lige çok iyi bir başlangıç yaptı. Zhirkov ve Joe Cole’un iyileşmesi (ki Cole Blackburn karşılaşmasında harika bir performans ortaya koydu) Londra ekibini ligin en güçlü takımlarından birisi yapıyor. Chelsea ‘Diamond’ taktiği ile yıllardır girmediği kadar pozisyona girmeyi başarıyor. Bu taktikte orta sahanın en önünde oynayabilecek isimlerin fazlalığı (Lampard, Joe Cole, Ballack, Deco) Ancelotti’yi rahatlatan faktörlerden birisi. Fakat bence şu anda Chelsea’nin bu kadar formda olmasının üç çok önemli nedeni var.
1) Drogba-Anelka ikilisinin inanılmaz formu. Drogba belki de kariyerinin en iyi dönemini yaşıyor. Gol atıyor, rakip defansı zorluyor ve yoruyor, ve fiziksel gücünü çok iyi kullanıyor. Anelka ise benim hatırladığım kadarıyla ilk defa yüzünde bir gülümseme ile futbol oynuyor. Oyuna sürekli aktif halde dahil olan, her iki kanattan da sürekli gol pası veren, ve Drogba’nın yokluğunda ileri hatta liderlik rolunü üstlenebildiğini gösteren Anelka şu anda Chelsea’nin en değerli oyuncularından birisi.
2) Beklerin oyuna katkısı. Ashley Cole, Ivanovic, Bosingwa, Ferreira ve Belletti şu ana kadar çok iyi performans sergilediler. Zaten beklerin iyi oynamadıkları maçlarda (2 tane böyle maç oynandı: Wigan ve Aston Villa maçları) Chelsea mağlup oldu. Bu bölgelerde oynayacak oyuncuların çokluğu ve kaliteleri (Blackburn maçında Belletti’nin sol bekte çok iyi oynadığını belirtelim) bu tip maçların çok sık oynanmayacağının göstergesi.
3) Chelsea kaybettiği maçların ertesinde inanılmaz galibiyetler alıyor. Bu da takımın kenidne güvendiğinin ve mağlubiyetlerin seri haline gelmeyeceğinin kanıtı. Chelsea’nin önünde bir problem var: Afrika Kupası. Drogba, Essien, Mikel ve Kalou Ocak ayında yoklar. Bu sebepten dolayı Chelsea Ocak ayında 3 transfer yapmak istiyor. Eğer FIFA Chelsea’nin cezasını ertelerse Ancelotti takıma çok iyi isimler katacaktır.
Manchester United
Son haftalarda Valencia’nin forma girmesi United’ı rahatlattı. Bunun yanısıra Rooney çok iyi bir performans sergiliyor. Ferguson’ın forvetteki problemi Berbatov’un henüz form tutmamış olması ve Owen’ın hala tam anlamıyla kendini bulamaması. Orta sahada ise Ferguson elindeki seçenekleri çok iyi kullanıyor. Anderson, Nani, Fletcher ve Carrick dönüşümlü olarak forma giyiyorlar ve daima dinçler. Bu isimlere yakında Hargreaves’in de katılacağını belirtelim. Giggs ve Scholes ise United’ın hücuma yönelik orta saha oyuncusuna ihtiyaç duyduğu anlarda devreye girdiler. Yani United’ın orta sahada çok da problemli günler geçirdiğini söyleyemeyiz. Savunma hattı ise ayrı bir hikaye. Sonunda van der Sar kaleye döndü. Bu Ferguson’ı rahatlattı ama Rio Ferdinand’ın formsuzluğu inanılmayacak düzeye erişti. Ferdinand bu hafta Torres karşısında o kadar çaresiz kaldı ki gözlerimize inanamadık.
Arsenal
Arsenal hep aynı. Maça inanılmaz başlıyorlar. Fabregas, Arshavin, Rosicky, van Persie gibi isimlerle rakibi adeta dağıtıyorlar ve hep öne geçmeyi de başarıyorlar. Ama sonra takımda bir duraklama ve aptal goller yeme alışkanlıkları boy gösteriyor. Şu ana kadar hücuma çok katkıda bulunan Belçikalı Vermaelen bile savunmadaki sorunlara çözüm olmadı. Her ne kadar Arsenal göze çok hoş gelen bir futbol oynasa da, savunma yönü bu kadar zayıf kalan bir takımın başa güreşmesi çok zor. İşin ilginç yanı Arsenal için söylenebilecek fazla birşeyin olmaması. Eksik bir yanları var ama bu yan onların Chelsea ve Manchester ile baş edememelerini sağlıyor. (Not: Samir Nasri herhalde bu Ocak ayında Fransa’ya geri dönecektir. Nasri Wenger’in en kötü transferlerinden birisi olarak hatırlanacak.)
Tottenham Hotspur
Harry Redkanpp’in takımı sezona iyi bir başlangıç yaptı. Ancak kuzey Londra ekibi istikrarsızlıktan ve büyük takımlara karşı iyi bir performans gösterememekten muzdarip. Chelsea ve Manchester United’a mağlup olan Tottenham’ın aslında çok iyi bir kadrosu var. Lennon, Keane, Defoe, Jenas, Krancjar gibi isimler her an gol bulabiliyorlar. Redknapp’in sorunu savunmada. King belki üç maçtan birinde oynayabiliyor, Ve ne Cudicini ne de Gomes tam anlamıyla bekleneni verebilmiş değiller. Ancak ben hala Tottenham’ın bu sezon ilk 6 arasında yer alacağına inanıyorum. (Bu haftaki Stoke yenilgisi ölçü değil. Eğer Tottenham ilk yarıda golü bulabilseydi – ki inanılmaz şanslar yakaladılar ama çok şanssızdılar – Stoke bu maçı fark yiyerek bitirirdi.)
Liverpool
Gelelim Liverpool’a. Üstüste alınan yenilgiler, Torres ve Gerrard yokken ortaya konan zayıf performans, taraftarın klubün sahiplerine karşı olan memnuniyetsizliği, ve tabii ki hep sorulan soru: Rafa hakikaten iyi bir teknik adam mı? Bütün bunlara rağmen Liverpool harika bir maç sonunda (Gerçekten de izlediğim en müthiş maçlardan birisiydi. Futbol sevşye farkının Avrupa ülkeleri arasında bu kadar artması biraz da korkutucu birşey yalnız.) Manchester’ı 2-0 yenmeyi başardı. Bu Liverpool başa oynayabilir demek mi? Kesinlikle hayır. Bölge bölge bakalım. Pepe Reina çok iyi bir kaleci. Üzerine konuşmaya gerek yok. Savunma hattı sezona iyi başlamadı. Bunun en büyük nedeni de Carragher’ın (son maç hariç) çok kötü oynaması. Liverpool’un yediği her golde Carragher’ın payı var. Bu da savunma hattının kendilerine güvenlerine kaybetmelerine ve daha çok hata yapmalarına yol açıyor. Orta saha da problemli. Lucas Liverpool’da oynayacak bir isim değil. Gerrard sakatlandığı anda Liverpool’un performansı yarıya iniyor. Mascherano savunması iyi ancak genel olarak güvenilemeyecek bir isim zira iki maçtan birinde kırmızı kartlık hareketler yapıyor. Benayoun takıma inanılmaz katkı sağlarken (en azından hücum açısından), Kuyt – her ne kadar taraftarın sevgilisi olsa da – şampiyonluğa oynayacak bir takımın kanat oyuncusu değil. Forvet ise Torres. Eğer Torres yoksa Liverpool gol bulmakta çok ama çok zorlanıyor. Babel o kadar kötü ki Rafa Lyon karşısında N’gog tercihini kullanıyor. Evet N’gog Manchester’a karşı gol buldu ama performansının vasatı geçtiğini söylemek zor. Ocak ayında Benitez’in kesinlikle bir savunma ve bir forvet oyuncusu almak zorunda olduğunu düşünüyorum.
Manchester City
Hughes’un takımı sezona iyi başladı. Bu hafta kendi sahalarında ilk defa kazanamadılar (Fulham maçı 2-2 sonuçlandı.) City hakkında söylenebilecek çok fazla birşey yok. Çok iyi bir orta saha (özellikle Barry’nin performansı inanılmaz), iyi bir forvet hattı (enteresan şekilde bu hattın en iyi ismi ne Adebayor ne de Tevez; Bellamy hala en iyisi), iyi bir kaleci. Ama City henüz bu yarışı kaldırabilecek bir ekip değil. Son üç maçında berabere kalan Manchester ekibi sezonu ilk altıda tamamlarsa mutlu olacaktır.
Ve Diğerleri….
Aston Villa sezona harika başladı. Abgonlahor, Young, ve Carew üçlüsü çok rahat gol buluyorlar. Böyle giderse Büyük Dörtlü’nün hegemonyasını ilk Villa kırar.
Sunderland, Steve Bruce yönetimi altında çok iyi gidiyor. Bu takımın en büyük avantaşı mali kaynaklarının genişliği. Kendi sahasında çok zor kaybeden Sunderland’ın amacı Villa’nın son iki sezon yaptığı gibi ilk 6’da yer almak.
Stoke City Premiership’in en az sürpriz yapan takımı. Evinde güçlü olan Stoke deplasmanda zayıf kalıyor. Eğer bu sene de ligde kalırlarsa seneye daha güçlü olacaklardır. Yalnız hücum varyasyonlarında Delap’ın taç atışlarından medet ummayı bırakmaları lazım.
Wigan ise yeni teknik direktörü altında çok iyi bir performans gösteriyor. Her ne kadar şu anda Sunderland ve Stoke City’nin altında yer alsalar da, Wigan’ın bu sezonu iyi bir yerde tamamlayacağına eminim. Bu sezon ki en büyük artıları sonunda takım oyununu öğrenmiş olmaları.
Burnley sezona harika bir başlangıç yaptı ama ben kuzey ekibinin bu sezon ligde kalmasının çok zor olduğunu düşünüyorum. Burnley’nin kadrosu çok sığ, deplasmanda hiçbir varlık gösteremiyorlar, ve gol yollarında rahat değiller.
Bolton taraftarları sonunda Megson ile barış yaptılar. Bolton Newcastle benzeri bir takım. Eğer mantıksal beklentileri olursa mutlu olurlar. Yok ilk 6 hedeflerlerse kaybetmeye mahkum olacaklardır.
Fulham tam bir Hodgson mucizesi. Küme düşmesine kesin gözüyle bakılan ekip bir sezon sonra Avrupa Ligi’ne katıldı. Bu sezonki en büyük problemleri ilk defa bu kadar yoğun bir maç trafiği ile karşılaşmaları. Ancak Johnson’ın forvet hattına dönüşü ile Fulham yine ilk 10’da yer bulacaktır.
Everton sezona çok iyi başlamadı. Zaten finansal açıdan bu kadar zorluk yaşayan bir takımın iki sezon üst üste ilk 6’ya oynaması zor. Everton’un çok sayıda transfer yapması lazım zira kadrosu çok ama çok sığ.
Birmingham’ın tek amacı bu sezon ligde kalmak. Şu ana kadar izlediğim maçlarında City’nin problemi gol atmak olarak gözüktü. 10 maçta 8 gol atabilen takım eğer forvetlerinden verim almaya başlarsa küme düşmekten kurtulur. (Klübün yeni sahipleri bu soruna Ocak ayında çözüm bulmaya çalışacaklardır). Yoksa son haftalara stresli gireceklerdir.
Blackburn için tek birşey söyleyebilirim: Big Sam bir şekilde bu takımı ligde tutar. Ne daha fazlası, ne eksiği…
Gelelim son 4 sıradaki takımlara. Wolves gittikçe daha iyi oynuyor. Eğer bu şekilde devam ederlerse ligi beklenildiğinden daha yüksek bir yerde bitirirler. West Ham’ın kadrosu iyi ama Carlton Cole hariç hiç kimse bekleneni veremiyor. Ligin ilk haftasından beri kazanamayan West Ham’ı çok zor bir sezon bekliyor. Portsmouth’u bu sezon ancak kaleci David James kurtarabilir. Hull ise eğer çok büyük bir sürpriz olmazsa seneye Championship’te mücadele edecektir zira Hull’un ne savunması, ne forveti, ne de orta sahası iş yapıyor.
Yetkin Paker: Tanıyamadım
Ekim 26, 2009
Galatasaray’ın Fenerbahçe karşısında yenileceğini ve hatta çok daha farklı yenileceğini düşünüyordum.
Bugüne kadar yaptığım tüm eleştirilerim eleştirilse bile içimde bir yerde doğruları söylediğimi biliyordum.
Galatasaray, Sütçü İmam takımlarına 3’er 5’er golleri atarken de aslında biraz kuvvetli takımlardan çok rahat 3’er 5’er yiyeceğini görüyordum.
Tahmin edemediğim şey ise Galatasaray’ın dün akşam, ruhunu, hırsını, güvenini, kabiliyetini, varını, yokunu evde bırakmış olduğuydu.
Kadıköy’e getirdiği tek şey ise siniri olmuştu.
Sonuç ne olursa olsun ben Galatasaray’ı Fenerbahçe karşısında bu kadar aciz görmemiştim.
6-0 yenildiği zaman bile çok daha karakterli oynadıklarını çok rahat söyleyebilirim.
Dün akşam Galatasaray adına sanki 11 Veteran Fenerbahçe karşısındaydı.
Eğer Galatasaray gerçekten emekli olmuş eski yıldızlarıyla bile sahaya çıksa eminim en azından futbol oynamayı özledikleri için Fenerbahçe karşısında çok daha istekli oynarlardı.
Artık her Fenerbahçe maçında kırmızı kart görmeyi adet edinmiş futbolcular yine geleneği bozmadı ve maçı 11 kişi tamamlayamadı.
Sanırım futbolculara birileri, “Gerçek Galatasaray’lı” olmak için gol atmak yerine kart görmek gerektiğini söylemiş. Onlar da bunu 10 senedir başarıyla yerine getirmektedirler.
Bu sefer de “Gerçek Galatasaray’lı” Keita oldu.
Ben artık ciddi şekilde kandırıldığımızı düşünmeye başladım.
Brezilya Milli Takımı’nda oynayan Elano’nun yerine uyanık bir menejerin, asıl adı Erhan, asıl mesleği amatör balıkçı olan birini Galatasaray’a kakaladığına eminim.
Geçtiğimiz yıllarda birçok örneğini gördüğümüz Ribery vakaları gibi olayları düşünürsek bu komplo teorisine inanmak sanırım zor olmayacaktır.
“Gelen gideni aratır” sözü Galatasaray’da maalesef fazlasıyla hayat bulmuş durumdadır.
Haftalardır Galatasaray’ı ve Rijkaard’ı galip gelseler bile eleştirirken “enseyi karartmayalım” diyenlerin, “Barcelona da böyleydi sabredelim” diyenlerin, “6’da 6 yaptık”, “en fazla golü biz attık”, “en fazla pozisyona biz giriyoruz nesini eleştiriyorsun” diyenlerin şimdi kalemlerinden kanlar akmaya başladı bile.
Oysa iş işten geçti. Atı alan yine Fenerbahçe oldu.
O çok övülen, gol rekorları kırarak şampiyon olacak denilen, her maç 8-10 gol pozisyonuna giren Galatasaray, dün çeyrek pozisyona bile giremezken bulduğu tek gol karambolden geldi.
Fenerbahçe karşısında mağlup durumdayken çıkan oyuncuların Arda ve Elano olduğunu belirtmek bile, sanırım anlatmak istesem de kelimelerle ifade edemediğim içler acısı durumu çok daha iyi anlatacaktır.
Haftalardır “Kalesinde verdiği pozisyonları Fenerbahçe olsa değerlendirir” diye çocuklar bile söylerken, gelen tehlikeyi anlamak için falcı değil, 6 yaşında çocuk olmanın yeteceğini biliyorduk.
Buna karşılık Saraçoğlu’nun büyülü atmosferinden büyülenmiş olacaklar ki Rijkaard ve Neskens de bizim gibi takımını kenardan sadece izlemekle yetindi.
Aslında geçtiğimiz haftalarda da bu teknik ekip daha fazlasını yapmıyordu.
Tek fark Galatasaray genelde kazanıyordu.
Bu teknik ekibin Galatasaray’a yaptıkları tek katkı, çıkacak olan 11’i belirlemek, ardından oyun içinde yorulanı çıkarıp aynı pozisyona farklı oyuncu sürmekten ibaretti.
Dün akşam da kenardan bundan farklı bir katkı gelmedi.
Oysa oyun içerisinde sistemde değişiklik yapamazsanız, rakibinizin hamlelerine anında ve etkili karşı tepkiler veremezseniz, değişik hücum varyasyonlarını maç içerisinde değiştirerek deneyemezseniz, teknik direktörsüz de olsanız bu kadar oynarsınız.
Teknik direktör olmak, yorulan adamları değiştirmekten ve sonrasında basın açıklaması yapmaktan daha fazlası olmalı bence.
Dün akşamki Galatasaray’ı eleştirmek istemiyorum aslında. Çünkü bana göre Galatasaray dün akşam futbol oynamadı.
Bir şey oynadı ama bu kesinlikle futbol değildi.
Kaleye tek bir şut atamadığı, tek bir gol pozisyonuna giremediği, geriden top bile çıkaramadığı, bırakın gol pozisyonunu, 3 pası peşpeşe yapamadığı bir oyuna “futbol” demek ne kadar doğru bilemiyorum.
Fenerbahçe için “kötü oynuyor” diyenler ise takımlarını, disiplinli ve agresif oyunlarından, her alanda uyguladıkları baskıdan ve herşeyden önce hırslarından ötürü ayakta alkışlamalılar.
Dediğim gibi ben Galatasaray’ı dün akşam tanıyamadım.
Elanosuyla, Ardasıyla, Keitasıyla, Francosuyla Galatasaray tanınmayacak haldeydi çünkü.
Benim uzun bir yazıyla anlatamadığım Galatasaray’ın bu tanınmayacak halini sanırım Attila İlhan tek bir kıta ile benden çok daha güzel anlatacaktır:
Saçların uzundu, omuzlarına akardı
Gönlümüz şenlenirdi sarışınlığından
Onlar mı kestiler, sen mi kısalttın
Gülerdin, içimize aylar doğardı
Görünmez dağların arkasından
Eski gülümsemeni beyhude aradım
O sabah mı çıkmıştın bir gün önce mi
Çok değişmişsin birden tanıyamadım.
Cem Top: Kanaryafobi ya da öğrenilmiş çaresizlik
Ekim 26, 2009
Ligimizin en önemli derbilerinden birisi daha tüm gerilimi ve heyecanıyla gelip geçti. Sonuç açısından son on yılda oynanan Fenerbahçe – Galatasaray karşılaşmalarından pek farkı olmasa da maçı izlediğim grup içinde –ki bu grupta Beşiktaşlı ve Trabzonsporlular da vardı- hayret uyandıran daha çok Galatasaraylı futbolcuların Kadıköy’e geldiklerinde büründükleri ruh hali oldu. Hatırlayacaksınız, bu maça ilişkin hafta arasında kaleme aldığımız analizimizi aşağıdaki cümlelerle bağlamıştık:
Mevlüt Sarı: Mustafa Denizli’nin Tahmin Edilemezliği
Ekim 24, 2009
Mustafa Hoca Beşiktaş’ın başına geldiğinde fikstüre göre 7 haftanın arifesiydi. Takım namağlup bir halde liderin sadece 2 puan gerisinde 3. sıradaydı. Çıktığı ilk karşılaşmayı kazanıp, üstündeki Bursaspor ve lider Trabzonspor kaybedince liderlik koltuğuna oturuyordu. Sonra gelişen sancılı dönem ve gelen mağlubiyetler eşliğinde ilk yarı liderin 6 puan gerisinde 6. sırada tamamlanıyordu. Bunda kuşkusuz, Mustafa Hoca’nın hatalı oyuncu tercihleri ve inatlarının payı büyüktü.
Devre arasında takıma Yusuf ve Ernst katılınca takım hem daha dirençli bir hal aldı hem de Delgado‘ya alternatif üretildi ancak, Mustafa Hoca yine bildiğini okuyor ve hatalı kadro çıkarma inadını sürdürüyordu. Elimde şöyle bir istatistik var; Beşiktaş geçtiğimiz sezonun 2. yarısında oynadığı 17 lig maçının 7’sinde berabere, 3′ünde mağlup girmiş soyunma odasına. 7 Karşılaşmada ise galip durumda soyunma odasının yolunu tutmuş kaldı ki, bu 7 karşılaşmanın 4′ü son 4 maç! Yani, artık psikolojik bir itiş gücünün de oluştuğu bir dönem. Bu galip girilen 7 karşılaşmanın 5′inde ise 1-0′lık skorla soyunma odasına gidilmiş. Soyunma odasına önde girdiği hiçbir karşılaşmada da puan kaybetmemiş. Soyunma odasına berabere girdiği 7 karşılaşmanın 4′ünü kazanıp, 3′ünde berabere kalmış. Mağlup olduğu 3 karşılaşmadan 1′inden galip çıkıp, 1′inde berabere kalıp, 1′inde de mağlup olmuş.
Üstteki bilgileri neden verdim? Bugün sokaktan herhangi bir Beşiktaşlı çevirseniz size ideale yakın bir 11 sunar. En azından “olmazsa olmaz” adamları kadroya koyar ancak, Mustafa Hoca’nın bazı saplantıları ve inatları var. Beşiktaş hemen hemen hiçbir maçta ideal 11 ile çıkmaz sahaya ve hemen her kadrosu da değişiktir. Bu da elbette sadece rakiplerin kötü olduğu bir sezonda ve son 4 haftada artık belli bir noktaya gelinmiş bir pozisyonda işe yarar. Bakınız 4 maç beraberlikten galibiyete, 1 maç mağlubiyetten galibiyete, bir maç da mağlubiyetten beraberliğe gelmiş. Bu maçların nasıl döndüğüne de bakarsak, 2. yarıdaki hemen her maçta ikinci yarının başlama düdüğü çalmadan oyuncu değişikliği gerçekleşmiştir ve yukarda bahsettiğim herhangi bir Beşiktaşlı çevirip kadro sorduğunuzda alacağınız kadroya dönülüyordu 2. yarılarda ve o yeni kadro daha iyi oyun ortaya koyuyor ve maçı çeviriyordu. Örneğin Bursaspor karşılaşmasında 11 kişiyken ezik oynadığı karşılaşmada oyuncu değişiklikleriyle ideal kadroya dönüldükten sonra üstelik 10 kişi kalmış bir haldeyken bile rakibini oyun olarak eziyor galibiyeti kaçırıyordu.
Öyle veya böyle sezon sonu şampiyon tamamlanıyor -ki bana göre hak edilmiştir çünkü takım herkesten fazla arzu etmiştir- ve yeni sezon için çalışmalar başlıyor.
Çalışmalar tamamlanıp, sezon açılıyor Mustafa Hoca’nın Süper Kupa Finali’ndeki ideal kadrosu umut vermiş ancak Mustafa Hoca lig maçlarında bize nazire yaparcasına “Ben, aynı benim” dercesine hatalı kadrolar ve kurgularla karşımıza çıkmaya devam ediyordu. Örneğin, şampiyon takımın sağ beki Ekrem Dağ iken, bu bölgede bazı maçlarda İbrahim Toraman oynuyor iken bu bölgeye takviye olarak Erhan ve Rıdvan getirilmiş iken ve Erhan bu bölgeye monte edilmiş iken yedek stoper olarak alınan İbrahim Kaş hemen bu bölgeye kaydırılıyor ve o bölgenin adamları dururken, Beşiktaş ile oynayan her takımın artık koridora çevirdiği bir bölüm yaratılıyor! Peki şampiyon takımın o mevkideki adamı ne oluyor? Ön libero olarak alınan Fink‘in yerine -ki, Fink’i bitirme operasyonunun halkalarındandır- ön liberoda oynatılıyor! Ekrem’in o bölgede sırıtmasından en çok Ernst etkileniyor ve verim düşüklüğü yaşıyor. Fink varken en azından orta sahayı teslim etmeyen Beşiktaş, Ekrem’in o o bölgede oynadığı 3 karşılaşmayı da kaybediyor. Delinho ve İsmail varken, Ekrem sol bekte de deneniyor, o sol bekte denenirken Fink yine kulübede yer bulurken, 8 milyon Euro bedelli 10,5 numara Tabata ön libero oynatılıyor ve Beşiktaş, o maçı da kaybediyor. Holosko’nun sakat olduğu yerde canla başla mücadele eden taraftara saç-baş yoldurmayı bırakan gol atamasa da takımı ateşleyen adam konumundaki Serdar Özkan dururken, Ekrem Dağ sağ açığa yerleştiriliyor başka bir maçta ve kazanabileceği bir maçta rakibi son 20 dakikayı 10 kişi oynuyorken, oyundan düşmüşken beraberliğe razı oluyor nedense!
Bir de geçen sezondan farklı bir anlayış hakim. Yukarda bahsettiğimiz gibi, maçın 2. yarısında ideal kadroya dönüyordu Mustafa Hoca ve takım maç çeviriyordu bu sezon ise hem kadroyu hatalı çıkarıyor hem de üstüne üstlük değişiklikleri hatalı yapıyor. Sırıtan adamı değil, mücadele eden, koşan, ısıran adamı oyundan alarak veya en olmaz adamı sahaya sürerek tabir-i caizse takımı budayarak hali hazırda olan mücadeleyi de yok ediyor.
Artık taraftar da forumlarda ve sözlüklerde kendince kadro açıklarken dalgasını geçiyor örneğin; “kalede Bobo, defansta Ernst, orta sahada Ferrari, forvette Delinho” gibi ifadeler kullanıyorlar zira, kafalarında ideal kadro çıkarınca da tutturamıyorlar nasıl olsa.
Bugüne kadar bir tane bile basın organı “muhtemel 11″ diye okuyucularına/izleyicilerine sunduğu kadroyu tutturamamıştır. Kabul ediyorum, tahmin edilememezlik yerine göre iyi bir şeydir ancak, tahmin edilmez olmak isterken de takımı sobote eder gibi herm maça farklı kadrolar çıkarıp, tuhaf dizilişler yaratmak da “Kurt Hoca” sıfatı için fazla iddialı.
Vel hasıl-ı kelam, Mustafa Denizli’yi anlamak için falcıya gitmek en akıllı çözüm sanıyorum.
Ayrıca bir öneri olarak; Kartalcell, Mustafa Hoca’nın bu özelliğini kullanarak bir kampanya düzenlesin. Her maç öncesi Kartalcell abonesi taraftarlar ilk 11 hakkındaki tahminlerini kısa mesaj olarak 1903′e göndersinler, üstün sallama yeteneklerini kullanıp Mustafa Hoca’nın 11′ini tutturabilirlerse çeşitli sürpriz ödüller kazansınlar. Çok az kişi tutturacağı için, maddi kazanç yüksek olacaktır.
Kartalcell bence bir düşünsün.
Ege Görgün: Mustafa “NOS” Denizli
Ekim 21, 2009
Mustafa Denizli Türkiye’nin en iyi 2-3 teknik adamından biri. Bu konuma zekası (düşünsel + duygusal)ve karakterinin ona sağladığı avantajlar sayesinde geldi. Zaten teknik adamlık söz konusu olduğunda Türkiye’de başarılı olmak için en önemli kriterler zeka ve karakter. Teknik bilgi ve tecrübe Almanya’da hoca yapabilir belki sizi ama bu ülkede ancak bilim adamı olursunuz.
Ne gariptir ki Denizli’yi avantajlı kılan özellikleri aynı zamanda onun zafiyetlerinin kaynağıdır. Arnavut damarı vardır. Sahada dökülen, takıma zarar veren oyuncuyu seyirci ıslıklayınca sırf inat uğruna oyunda tutar. Egosunu didişdirmeyi sever.
Zekasına aşırı güvenir Denizli. Futbolun sahada oynandığı unutup maçı evdeki bilgisayar oyununda oynadığı gibi kazanmaya çalışır bazen. Bizim kayınpederin deyimiyle, “icat çıkarır habire.” Kafasındaki maçla, sahadaki birbirine geçer, fanteziyle gerçek karışır. İşin içinden çıkamaz.
Çalıştırdığı takımı bir Amerikan sokak yarışı otomobiline benzetirsek, Mustafa Denizli de o arabadaki NOS sistemi gibidir. Yarışın en can alıcı anında kısa mesafede 10-15 saniyeliğine arabaya müthiş bir hız kazandırabilir. Ama uzun vadede başarıyı hedeflemek, kariyeri de açıkça gösterir ki ona göre değildir.
Yine de Beşiktaş’ın bugünkü hali tamamen onun kabahati değil. Çünkü NOS sistemini arabaya tek başına güç vermez, o yalnızca ani güç patlaması için daha fazla yakıtın yakılmasını sağlar. NOS’un işini yapması için depodaki yakıta, Denizli’nin ise doğru futbolculara ihtiyacı vardır. Doğru futbolcu de eksiklik hissedilen bölgeye transfer edilmiş sağlıklı, formda futbolcudur. Alta kalmamak, taraftarın gözünü boyamak için transfer edilen değil…







