Aysun Başaran: Üç Büyükler mi “Memleket Takımı” mı?

Nisan 29, 2009

 aysunbg.jpg

Geçtiğimiz hafta sonu memleket havası almanın zamanı geldi dedik ve rotamızı Körfez’e çevirdik. İzmit İsmetpaşa Stadı’nın yanından geçerken Kocaelispor’un üst sıraları zorladığı günlerindeki maçlarından kareler geçti gözümün önünden. Hemşehrilerle Kocaelispor muhabbeti yapmak da kaçınılmazdı elbette…

Read more

Abdullah Malçok: Hangimiz Suçluyuz?…

Nisan 24, 2009

Abdullah Malçok
Bakıyorum, Denizli maçının ardından bir panik havası estiriliyor.
Evet. Şansımızın azaldığını kabul ediyorum.
Ancak fikstür öyle demiyor.
Kalan altı maçımıza baktığımızda, “Kocaelispor gibi oynarsak” dördünü zorlanmadan alacağımızı rahatlıkla görürüz.
Zor olan iki maç ise, içeride Trabzon ve deplasmanda Gaziantep maçı.
Ligde hiçbir iddiası olmayan ve kalan maçları tamamen formalite olan Gaziantepspor, spekülasyonlara mahal vermemek için bizim maça asılabilir.
Dikkat edin, “Kocaelispor gibi oynarsak” demiştim ya.
Kocaelispor gibi oynarsak bu maçtan da üç puan almamız çok ta zor olmaz.
Kalıyor tek maç.
Şampiyonluk kovalayan Trabzonspor.
İşte kaderimizi tayin edecek maç bu maç gibi gözüküyor.
Tabi bunlar iyimser tahmin olarak ta yorumlanabilir.
Ancak kümede kalmaya oynayan takımlar arasında son altı haftada en rahat maçları olan takımların başında olduğumuzu unutmayalım.
Benim inancım hala devam ediyor.
İnşallah Kocaelispor önümüzdeki haftalarda büyüklüğünü gösterecektir.
***
Peki, küme düştüğümüzü varsayarsak.
Ne dememiz gerekir?
Sezon başından beri “baltaları gömmemiz gerektiğini” nerede ise bas bas bağıran.
Kocaelispor’a zarar vermemek için yapılanlar yanlış bile olsa eleştirilerin yapıcı olmasını savunan.
Eteklerde olabilecek taşları dökmek için sezon sonunun beklenmesini ifade eden.
Ve Kocaelispor sevgisini her fırsatta dile getirmeye çalışan bir taraftar olarak ne demem gerekir?
Her şeyden önce Kocaeli gibi bir sanayi kentinin futbol takımının ekonomik darboğaz geçirmesini kabullenemeyen.
Takım üzerinde ki kara bulutların bir an önce dağılması için dua eden.
Bütün bunlara rağmen her geçen gün ekonomik alanda daha kötüye giden takımına naçizane olarak ta olsa bir faydası olamayan bir taraftar ne yapabilir ki?
Hiçbir şey.
Evet. Ne yazık ki hiçbir şey.
İşte en çok buna kahroluyorum.
***
Peki, Kocaelispor’un gerçek yeri neresi olmalıydı sizce?
Son altı haftaya umutsuzluk içerisinde giren.
Uzun uğraşlar sonucunda beş yıl aradan sonra tekrar geri döndüğü Süper Lig’den düşmeye aday bir takım mı?
Yoksa kasası para dolu, ekonomik sıkıntısı olmayan, tribünleri her hafta dolan ve zirveye oynayan bir takım mı?
Bunun cevabını hep beraber düşünelim.
***
Tekrar başa dönersek.
Küme düşecek olan kim?
Daha doğrusu.
Kocaelispor’da eğer hatalar yapıldı ve hala yapılıyor ise.
Bu hatalar ne kadar büyükmüş ki.
Sadece bu sezona sığabildi?
On beş yıldır Kocaelispor’da neler oluyor, takım nasıl yönetiliyor ve bu günlere hangi badirelerden geldi, kaç kişi bunun hesabını yapıyor?
Bizi kişisel ihtiras ve siyasi hesaplar ve adamcılık mı?
Kötü yönetilen Kocaelispor’da hiç sesini çıkarmayıp, yâda çıkaramayıp tüm hataları bu günlere ihale etme psikolojisi mi?
Yoksa bizim de bilmediğimiz başka sebepler mi bu duruma getirdi?
Düşünün bakalım.
Yada hep beraber düşünelim.
Ne dersiniz?
***
Kocaelispor’lu olmak masa başından ahkâm kesmeye…
Siyasi yâda kişisel samimiyet hatırına zaman zaman Kocaelispor’lu görünmeye.
Belirli zamanlarda Kocaelisporluluğu gardoraptan çıkartıp giyerek doğrucu Davut pozlarına bürünmeye hiç benzemez.
Eğer doğru varsa ki vardır, doğru bir tanedir.
On tane doğru olmaz.
Senelerce bu takım bir takım siyasi şov uğruna “Günü Kurtarma” politikası ile yönetildiği zamanlar gıkını bile çıkarmayanlar.
Çıkarmadıkları gibi taraftarı geçici bir takım başarılar ile avutup takım borç batağına sürüklenirken avuçları patlarcasına alkışlayanlar.
Bugün Kocaelispor’lu olduklarını kesinlikle iddia edemezler.
Suçlu mu arıyoruz.
İnanın ben aramıyorum.
Çünkü suçlu benim.
Daha doğrusu benim gibiler.
Gece gündüz Kocaelispor ile yatıp kalkan.
Kocaelispor ile yaşayanlar.
Kocaelispor’u sevenler.
Kocaelispor’u gönülden sevenler.
Evet, suçlu biziz.
***
Daha ne söyleyebilirim ki.
Kimse suçu kendinde görmediğine.
Sürekli bir takım kişi yâda kurumları hedef aldıklarına.
Pişkin pişkin ne kadar Kocaelisporlu olduklarını anlattıklarına göre.
Başka suçlu bulamıyorum.
Peki sizce?
Sizce suçlu kim?

Göksel Sert: Anadolu’nun Hayal Kırıklığı Yaratan Yabancıları

Nisan 24, 2009

 Göksel Sert

Anadolu’da kaliteli transfer yapma ihtimali tombala oynarken daha ilk elde “rampapa 90″ çekmek gibidir. Hele Brezilya pazarını salı pazarı gibi kullanmaya niyetli futbol adamlarımız varken. İşte bu yazıda, Anadolu’nun hayal kırıklığı yaratan yabancıları sorununa parmak basmak istedim(!), işte parmağı basıyorum;

Read more

Cem Top: İşte size Beşiktaş’ın ve Türk futbolunun gerçekleri

Nisan 19, 2009

Cem Top

İnönü Stadında oynanan ve 0-0’lık eşitlikle sonuçlanan Beşiktaş-Bursaspor maçı, zirve yarışına önemli derecede etki etmesi yanında Beşiktaş’ın ve Türk futbolunun kimi gerçeklerini de yeniden su yüzüne çıkardı.

İki temel noktada irdeleyebileceğimiz bu gerçeklerden birincisi; haftalardan bu yana kendi takımlarının şampiyonluk stresine çare bulamayan Sivasspor cephesinin çözümü, zirveyi ateşe vermekte bulması ve ilginç biçimde bundan netice alması. Önce Bülent Uygun’un durduk yerde yedek kulübesini parçalayıp, Beşiktaş-Bursaspor maçının hakemi Deniz Çoban’ın üzerine yürümesi var. Ardından Mecnun Odyakmaz’ın “Bizi şampiyon yapmayacaklar.” cümlesiyle başlayıp “Beşiktaş-Bursaspor maçına Deniz Çoban neden verildi?” sorusuyla devam ederek Konyaspor maçı sonrası “Şike kokuları alıyoruz” şeklinde nahoşlaşan demeç bombardımanı. Eğer bir tanımı yapılacaksa “Savaşı rakip cepheye taşımak” bu olsa gerek. Şüphesiz ki, bir takımı idari ve teknik anlamda yönetenlerin o takımı koruyup kollamaları asli görevleridir. Ancak her fırsatta “Biz de büyük takımız” diye naralar atanların unuttuğu gerçek, büyük takımların en sert açıklamaları bile naif bir ambalajla sunmak zorunda olmaları ve bunu toplumsal bir sorumluluk saymalarıdır. “Ahanda şike var!” seviyesindeki açıklamalarla bir milim öte gitmek mümkün olmadığı gibi, centilmence bir yarış çıkarmak da olası değildir. Beşiktaş – Bursaspor maçını yöneten Deniz Çoban’ın yüzündeki “Ben Beşiktaş’a kıyak yapmak için gönderilmedim” ifadesi o kadar belirgindi ki, İbrahim Toraman’ın kırmızı kartı için “Hatalıydı” demesek bile, geri kalan yönetimi için rahatlıkla “facia” kelimesini kullanabiliriz. Cem Papila’dan bu yana Beşiktaş’ın 30 bin seyircisi önünde bu kadar ezildiğini görmemiştim, Deniz Çoban sayesinde onu da gördüm.

Madalyonun diğer yüzüne bakınca Beşiktaş’a özel gerçekleri görüyoruz: Benim bildiğim ve bugüne kadar tanıdığım Mustafa Denizli sezon sonunda Bobo ile Delgado’yu kol kola takıp Beşiktaş’tan gönderir, bence doğrusunu da yapar. Sezonlar boyunca şampiyonluk hasreti çeken camia bu payeye ilk kez bu kadar yaklaşmışken, bu ikilinin sahada “Laurel – Hardy” modunda takılması hatta takımları 10 kişiyken bile sahada sadece “jogging” yapması elbet Denizli’nin kara kaplısındaki yerini almıştır. Son birkaç maç özelinde Tello’ya düşen rol “Charlie Chaplin” olsa da Şilili oyuncunun bu sezon kurtardığı maçlar topun ağzına gelmesini engelliyor.

Beşiktaş bu sezonu şampiyonlukla kapatır ya da kapatamaz orasını zaman gösterecek. Benim bugünden yapmak istediğim tespit; siyah-beyazlıların olası bir Şampiyonlar Ligi periyodundan alınlarının akıyla çıkmak için yabancı kalitesini en az bir çıta daha yükseltmek zorunda olduğudur. “En önemli vasfı Türk olması” denilen Nobre’nin bile savaşçılığıyla takımına nasıl katkı yaptığı yokluğunda çok daha iyi anlaşıldı. Özellikle maçın ilk yarısında Bursaspor dönem dönem Beşiktaş’ı baskı altında tuttuysa bunda hakemin ters kararları kadar yeşil-beyazlı savunmanın rahatlıkla orta sahaya kadar çıkıp hücumlara katılmasının etkisi büyük. Bu sırada Beşiktaş hücum hattı ne yapıyordu derseniz Bobo, Holosko ve Tello’dan kurulu üçlü muhtemelen okeye dördüncü arıyorlardı çünkü hiç ortalıkta gözükmediler.

Bu maç sonrası eminim bütün bir hafta “Helal olsun Deniz Çoban’a seyirci baskısından etkilenmedi.” mealinden yorumları okuyup dinleyeceksiniz. Bence kulak asmayın. Rüzgârın yönüne göre eğilenler yeri gelir “Seyirci baskısından etkilenmedi.” diye överler yeri gelir “Ucuz kahramanlık yaptı.” diyerek ipe çekerler.

Ege Görgün: Empati-sizlik

Nisan 19, 2009

 Kocaelispor - Fenerbahçe: 1-1

İlkokulda öğrettiler hepsi birbirinden önemli beş duyumuz olduğunu. Bunlardan iki tanesi dünyayı ve hayatı entelektüel açıdan kavrayabilmek için diğerlerinden çok daha fazla işimize yarıyor: Görmek (okuyoruz, izliyoruz, tanık oluyoruz) ve duymak (dinliyoruz, öğreniyoruz). Bize altı duyumuz olduğunu, onun da “empati” olduğunu öğretselerdi keşke ilkokulda. Empati yeteneğiniz yoksa bu iki duyunuz hiçbir işe yaramaz ki çünkü.

Read more

Yetkin Paker: Kınıyorum

Nisan 15, 2009

Yetkin Paker

Geçtiğimiz Pazar ezeli rekabette 100 yılı aşmış iki takımımızın maçını izledik.
Bu maçı izlerken, aklıma bir Nasreddin Hoca fıkrası geldi.

Yaşı oldukça ilerlemiş olan Hoca, gençken ne kadar güçlüyse şimdi de aynı derecede güçlü olduğunu iddia etmiş.
Tabi kimse buna inanmamış ve alaycı bi şekilde bunu ispat etmesini söylemişler.
Hoca gayet serinkanlı bir ifadeyle; “Bizim evin bahçesinde bulunan şu kocaman dikilitaş var ya” demiş. “İşte o dikilitaşı ben gençken çok uğraşırdım, ittirirdim, kaktırırdım bir türlü yerinden oynatamazdım. Geçen gün uğraştım yine oynatamadım. O yüzden gençken ne kadar güçlüysem şimdi de o kadar güçlüyüm.” demiş.

Sanırım bizim Türk futbolunda en büyük sorunumuz da bu.
Pazar akşamı bu maçı izleyen seyirciler iki takımın da aynı derecede güçlü olduğunu düşünebilirler.
Hatta futbolcular ve iki takım yöneticileri de…
Oysa iki takım da futbol oynadıkları süre içerisinde aynı derecede güçsüzdü.
Futbol oynamadıkları süre içerisinde ise aynı derecede zavallı…

Sorunu ne hakemde, ne seyircide, ne yöneticide, ne futbolcuda, ne yayıncı kuruluşta, ne futbol federasyonunda aramak doğru olur.
Sorun bir bütün olarak değerlendirilmeli ve hatalar herkeste aranmalıdır.

Dünyada kimin ne kadar tanıdığı bile belli olmayan iki takımın maçını “Dünyanın en önemli derbisi” olarak adlandırmak bu hataların belki en başında gelmektedir.

Bana göre sadece Türkiye içinde etkiledikleri kitle bakımından büyük olan bu iki takımı, büyüklüklerine göre şekillendiremeyen, tüm başarısızlıkları üçüncü şahıslara yükleyen, kendi futbolcusuna sahip olamayan, “Herşeye rağmen şampiyonluk” gibi vizyonları benimsemiş, bu mutlu sondan mahrum kalmamak için yapılan hertürlü insanlık dışı hareketleri yapan futbolcusuna herşeyden önce kendisinin ceza vermesi gerekirken onları her zaman savunan, şımartan ve gereğinden fazla paye veren, bunu yaparken aslında takım olma, insan olma, saygın olma gibi unsurlardan ödün veren yöneticileri ve teknik ekipleri;

Ahlak, haysiyet gibi kavramlardan yoksun, sahada herşeyden önce ter döken meslektaşının futbol hayatını bile hiçe sayan, rakibinin ensesine, kafasına kasti olarak hem de arkadan vuran, saha dışında “ağabeyim, kardeşim, büyüğüm” dediklerinin suratına yumruk atan adamları(!);

Normal hayatlarında yanlarındaki bayana arabanın kapısını açacak kadar kibar, erkek arkadaşlarıyla ana avrat konuşacak kadar hoşgörülü olan fakat tribünde sürü psikolojisi ile hareket edip 90 dakika hakeme, futbolcuya, karşı seyirciye, yönetime ve bunların analarına dahi küfreden; rakip takımın ahlaksız bir oyuncusunun yapmış olduğu bir harekette kendi seyircilerinin canını tehlikeye atarak altlarındaki çatının çökme tehlikesinden bile korkmayan gözü dönmüş insanları(!);

Sahada kuralları uygulaması ve hata yapanları cezalandırması gerekirken, hiç üstüne vazife olmamasına rağmen bu futbolcuları sahada tutmaya çalışan ve bu yüzden sahayı en sonunda bir arenaya çeviren, bunu yaparken saygınlığını, kariyerini yok eden hakemleri;

Rakibini yenemeyip bükemediği bileği öpmek yerine acizlikleri sebebiyle çılgına dönen ve futbol maçından çok bir boks maçını andıran olayların sorumlularının daha az ceza alsınlar diye alt sınırdan göstermelik olarak ceza kururllarına sevkeden gözlemcileri ve futbol federasyonunu;

Bir Cumhuriyet’in içinde yaşadığını unutan ve kendisini bu Cumhuriyet içerisinde imparator ilan eden, futbolcu seçimlerinde sadece oynadığı futbola bakan, teslim ettiği forma ile Türkiyeyi ve Türkleri temsil edebilecek futbolcuları seçmesi gerektiğini unutan, sahada her oynadığı maçta bir provakatör gibi hareket eden kişileri ısrarla himayesi altına alan teknik adamları;

Kınıyorum.

Cem Top: Yumruklar eşitliği bozmadı

Nisan 12, 2009

 Cem Top

Türk futbolunun bayram günlerinden biri daha camialar arası gerginliğe kurban gitti. Son yıllarda pek çok örneğini gördüğümüz Galatasaray – Fenerbahçe ya da Fenerbahçe – Galatasaray derbilerinden tek farkı 0-0’lık skoru olan bu maç bir kez daha gösterdi ki, iki camia arasındaki nefret tohumlarının kökünü kurutmak maalesef mümkün değil.

Her şey futbol kuralları dâhilinde ilerlemiş maç içinde tali yollara sapılmamışken 90+3’te Lugano’nun başlattığı ve sonrasında birkaç istisna dışında tüm futbolcuların karıştığı meydan kavgası, hedeflerinden kopmuş bu iki ekibin aslında nasıl yüksek bir tansiyonla maça çıktığının belgesi gibiydi. Daha önceki yazılarımızda da “Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarının şampiyonluktan sonra en fazla değer verdiği şey derbiyi kazanmak” saptamasını yapmış ve bu gerginliğin bizleri beklediğini yazmıştık. Açıkçası olayları gördükten sonra ne bu konuda ne de 0-0’lık öngörümüz konusunda haklı çıkmamış olmayı diledik. Futbolcular belki sahada deşarj oldular ama bu sonuçla zaten mucizelere kalan “şampiyonluk” hedefi, kırmızı kartlarla birlikte iki takım için de iyiden iyiye “hayal” oldu.

Yorumlarımızda açık olmamız gerekirse; maç öncesi kadrolar açıklandığında Galatasaray Teknik Direktörü Bülent Korkmaz’ın sakatlıktan çıkmış Mehmet Topal’ı stoper olarak sahaya sürmesini yadırgamıştık. Ancak Mehmet Topal bölgesinde öylesine parlak bir performans sergiledi ki, kimsenin gözü Servet Çetin’i aramadı. Maç öncesi beklendiği gibi sarı-kırmızılı takım 4-4-2, Fenerbahçe ise 4-4-1-1 düzeninde sahaya yayıldı. Fenerbahçe açısından kilit soru Semih’in Alex’in görevini layıkıyla yerine getirip getiremeyeceği idi. 90 dakika sonunda objektif bir yorumla Semih’in bekleneni veremediğini söyleyebiliriz.

Esasen Aragones’in bilhassa ilk 45 dakikada rakibini durdurmayı amaçladığı Fenerbahçe orta sahasının oyun anlayışından açıkça belli oluyordu. Gerek Uğur gerekse de Deivid öncelikle Kewell ve Arda’yı kontrol etmeyi düşünürlerken, Emre-Selçuk ikilisi de kanatlardan içe kat eden Galatasaraylı oyuncuları takip etmekle meşguldüler. Bu esnada sarı-kırmızılı takım Ayhan ve Barış’ı hücumlara etkili bir şekilde katarak rakip yarı alanda etkili olabilirdi ama Galatasaray cephesinde de defansif kaygılar ağır bastı.

İkinci 45 dakikaya Fenerbahçe oyunu daha önde kabul ederek başlarken Galatasaray’dan Sabri ve özellikle Lincoln oyuna girdikten sonra Fenerbahçe’den Lugano oyunda gerilimi her geçen dakika yükseltmeye başladılar. Ligde bu haftaya kadar yapılan yorumlarda hem Galatasaray’ın hem de Fenerbahçe’nin fizik kalitesinin beğenilmediği her fırsatta dile getirilmişti. 70.dakikadan sonra bu yorumların ne kadar haklı olduğu bir kez daha görüldü. Orta sahalar boşaldı, topu alan rakip ceza sahasına kadar direnişle karşılaşmadan gidebilecek ortamı yakaladı. Ancak dediğimiz gibi kondisyon problemi iki takımda birden yaşanınca ileride çoğalmak mümkün olmadı ve karşılaşmada gol ihtimali giderek azaldı.

Futbol ve gol anlamında izleyenleri doyuramayan devler, maçın son saniyelerinde işi kick-boksa dökerek bu alandaki maharetlerini sergilemeye kalkınca bize de yazacak fazla bir şey bırakmadılar. 90 dakika sonunda her iki takımın da büyük yara aldığını belirtiyoruz ama sarı-kırmızılı takımın sahasında Alex’siz Fenerbahçe’yi (üstelik Gökhan Gönül de 21’de sakatlanıp çıkmışken) mutlak yenmesi gerekirdi. Fenerbahçe’nin tutunacak bir Türkiye Kupası var. Galatasaray’ın artık işi daha zor.

Abdullah Malçok: Kadrolu eyyamcı yaptı yapacağını

Nisan 12, 2009

 Kocaeli Demokrat

Sevgili Kocaelispor taraftarları

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum

Benim çekti

Bizim anlı şanlı ulusal basınımız var ya

Hani tarafsız basın ahlak ilkelerine uyan ilkeli,dürüst ve objektif

Hafta içi yaptığı haberleri takip ettiniz mi?

Read more

Ege Görgün: Beşiktaş’ın imdadına Hakkı yetişti!

Nisan 11, 2009

Kocaelispor - Fenerbahçe: 1-1
Kısıtlı kapasitesine ve ilerlemiş yaşına rağmen, yalnızca mücadeleci ruhu sayesinde hem Beşiktaş’ta hem milli takımda forma bulmasıyla saygımıza, sevgimize mazhar olan, kimi zaman maç sonrasında yaptığı mert açıklamalarla takdirimizi kazanan İzmitli İbrahim Üzülmez’in Kocaelispor maçında da canını dişine takıp oynaması bir hemşerisi olarak beni gururlandırır, bir futbol sever olarak keyiflendirirdi. Ama İbrahim Üzülmez’in gözlerimizin önünde küçülüp küçülüp yok olmasına tanık olduk Cuma akşamı.  Maçın 40’ıncı dakikasına gelindiğinde İzmitli İbrahim Üzülmez o ana kadar en az beş kez koftiden kendini yere atmış ve en az iki tanesini de hakemlere faul diye yedirmişti. Bir İzmitli olarak içimden şöyle tempo tuttum ister istemez: “İbrahim İbrahim / Sen İzmitliysen / Ben Değilim.”

Ben Beşiktaş’ın yerinde olsam, Bülent Yıldırım ve ilk yarıda Üzülmez’in her kendini yere bırakışına faul çalan hakemin yöneteceği maçlarda futbolcu yerine, aksiyon filmi dublörleriyle çıkarım. Atsınlar kendilerini yerlere, bunlar faul çalsın habire. Ama korkarım  Üzülmez’in aksine çok daha inandırıcı atacaklarından kendilerini yere, benim hakemlerim adamlar öldü diye polise de haber vereceklerdir. Yahu hakem kardeşler, filmlerde vurulanlar gerçekte ölmez ya, maçlarda da her yere düşene faul yapılmış demek değildir. Ama siz hakemlik yapmaya değil, Aliye Rona tarzı kaynanalık yapmaya gelmişiniz sanki maça. Verdiğiniz penaltı da bunu bir başka kanıtı zaten… Adam elini kolunu daha nereye saklasın Allah Aşkına? Sen ele çarpmayla elle oynamayı ayırt edemiyorsan ne işin var Süper Lig maçında….

Bir nasihat daha, “Biz çalalım, onlar oynasın” hesabı futbolda geçerli değildir hakem kardeşlerim. Futbolda siz çaldıkça, oynayanların ve oyunun önünü kesersiniz.

Maçın yorumcusu Sanlı abimiz bu kez ne cevherlerle futbolumuzu ihya edecek diye kendisini dikkatle dinledim. Daha önceki bir maçta hakemlerin hataları hep Beşiktaş’ın aleyhine yaptığını söylemiş, üstüne tatlı dille yumuşatılmış bir tehdit savurmuştu. (Eski yazılarımda var)  Özetle dedi ki:

“Bu bana göre penaltı değildi.”

“Akım mı Akum mu, neydi adı, onun pozisyonunda faul yoktu, hakem yüzde yüz gollük bir atağı kesti.” (Ayıptır! Bu iş sizin mesleğiniz değil mi, para kazanmıyor musunuz, bir zahmet en azından rakip takımın futbolcularının adını çalışın maçtan yarım saat önce.)

“Serdar, Murat yüzdü yüzlük iki gol kaçırdı.” (Altıpastan hem de. Hadi Murat’ın ki neyse? Serdar’ın vuruşunu kalesini savunan bir defans oyuncusu bile yapamazdı.)

Yani abimize göre… Maç 1-0 iken gollük bir atağımız faul gerekçesiyle kesilmiş. (Bana göre Adem Çalık’ın ceza alanı içinde Üzülmez’in ayağından aldığı topta da faul yoktu) Hakem olmayan bir penaltıyı çalıp Kocaelispor’un direncini kırmış, maçı Beşiktaş’a armağan etmiş.

Peki Sanlı abinin bu gerçekleri kabul ettikten sonra nihai yorumu ne oluyor:

“Beşiktaş bu maçı hakkıyla kazandı.”

Sanlı abi, eğer iki hakemden birinin göbek adı “Hakkı” falan değilse, Beşiktaş’ın bu maçı hakkıyla kazandığını iddia etmek hem futbola, hem sağduyuya, hem de hak kavramına ihanet… Hem de senin kendi sözlerine… Zamanında büyük topçuymuşsun, seni sırtımda taşırım. Ama “her büyük topçudan, büyük yorumcu olmuyor”la,  “takım yazarından, futbol yazarı olmuyor, olsa da bu kadar oluyor”un canlı kanıtısın, saygılar sunarım abi…

Tomas Zapotocny: “Benim için tek idol var, Paolo Maldini.”

Nisan 8, 2009

Tomas Zapotocny

Futbolculuk kalitesi ve Beşiktaş’a katkısı bir yana, çok farklı bir insan var karşımızda. Hayatını ailesine adamış, Çek Ligi’nde Prag hâkimiyetini yıkan Liberec’in kaptanı olarak Türkiye’de de Sivasspor ve Trabzonspor’a hem saygı hem de hayranlık duyan bir oyuncu Tomas Zapotocny… Taraftarla fotoğraf çektirmeyi zül addedenlere karşılık “Futbol onlar için oynanır” diyen, bir başkasıyla ilgili olumsuz düşüncelerini açıklamayı, “Başkalarının benim sözlerimden hareketle olumsuz fikirlere kapılması doğru olmaz” diye değerlendiren, maç sırasında kırmızı kart gördüğü hakemden özür diledikten sonra formasını değiştirip “Hatırladığımda tüylerimi diken diken eden bu olayın bende bir hatırası kalmalıydı” diyen, adam gibi bir adam.

Read more

Sonraki Sayfa »