Cem Top: İspanya “yenilmez” değil

Mart 29, 2009

Cem Top

80 bin kişilik Santiago Bernabeu Stadı’nı dolduran İspanyol taraftarların rahatsız edici uğultusu altında maç başlarken, ister istemez buradan alınacak 1 puanın bizim için iyi sonuç olduğunu düşünüyorduk. Massimo Busacca’nın çaldığı başlama düdüğüyle birlikte Del Bosque’nin Türkiye’yi ne denli ciddi bir rakip olarak gördüğünün farkına vardık.

İspanyollar İngiltere ile oynadıkları hazırlık maçına oranla çok daha temkinli, çok daha dikkatli başladılar. Millilerimiz ise genel görüşün aksine temkinli değil hücum yönünde istekli bir stratejiyle izleyenleri şaşırttılar. Teknik Direktör Fatih Terim kadrosunun kalitesine sonsuz bir inanç göstermiş, kâğıt üzerinde İspanyollarla oyuncularımızın birebir eşleştiği 4-4-2 dizilişini uygulamakta sakınca görmemişti.

İki takım arasındaki fark; İspanya Milli Takımı’nın orta alandaki dörtlüsünün sanki orta alanı üçlü parselliyormuş gibi sürekli alan değiştirerek oynaması, buna karşılık millilerimizin yerleşim planına sadık kalmasıydı. Cazorla, Xabi Alonso, Senna ve Xavi’den oluşan bu dörtlü topu kazandıklarında Xavi’yi ceza sahası çevresine “organizatör” vasfıyla sokuyor ve o bilindik ara paslarına Torres ya da Villa’yı kaçırmayı deniyordu. Ay-yıldızlılar bu oyun anlayışına alışılmadık derecede cesur bir hamleyle karşılık verdiler. İleri uçta Nihat-Semih ikilisinden başlayarak İspanyolların topu oyuna soktukları ve pas trafiğini yönettikleri en geri noktaya yani Albiol-Pique tandemiyle birlikte Senna’ya baskı uyguladılar. İlk 45 dakika itibariyle bahsettiğim bu baskı bizim açımızdan pozitif sonuçlar verdi. Yakaladığımız az sayıdaki pozisyonu değerlendiremememiz, ikinci yarıda gelecek İspanya baskısının da habercisiydi.

Del Bosque’nin talebeleri ikinci 45 dakikaya deyim yerindeyse “safları sıklaştırarak” başladılar. Topu kazandıklarında bizim yarı sahamızda kümeleşen İspanyol futbolcular, ilerleyen dakikalarla birlikte kimin hangi bölgede oynadığının belirsizleştiği bir oyun planına geçiş yaptılar. Zaman zaman Ramos’u gol, Torres’i savunmada top kovalarken gördük. Sanıyorum alınan mağlubiyet sonrası Fatih Terim’in 57.dakikada yaptığı Semih-Ayhan değişikliği en fazla tartışma yaratan olay oldu. Gerçekten de Semih’in çıkmasıyla birlikte Nihat da kalıplı İspanyol defansı için problem olmaktan çıktı. Oysa Semih’in varlığı kimi pozisyonlarda rakip defansı ciddi biçimde tehdit ediyordu. Tabi Fatih Terim’in maç sonunda yaptığı “Orta alan giderek oyundan düştüğü için bu değişikliği yaptım.” açıklamasını da dikkate almak lazım.

Bahsettiğimiz değişiklikten 3 dakika sonra golü yememiz ve kalan 30 dakikada İspanya’nın yaptığı pasları izlememiz Fatih Terim’in Ayhan ile geçiş yaptığı 4-1-4-1 sisteminden verim alamadığımızın en net göstergesi. Bakmayın siz benim 4-1-4-1 yazdığıma, hocanın bu değişiklikteki amacı top bizdeyken soldan Arda’yı sağdan Tuncay’ı Nihat’ın yanına sokup 4-3-3 oynamaktı fakat golden sonra neredeyse topa hiç sahip olamadık. Biraz abartılı bir yorumla maçta 60-90 periyodunun Sergio Ramos – Volkan Demirel arasında oynandığını söyleyebiliriz. İspanyol bek neredeyse her pozisyonda topla kalemizin önüne kadar geldi. Topu ve bizi koşturan İspanya, son bölümdeki fizik düşüşümüzden de yararlanarak farkı arttırmak istedi ancak bunda başarılı olamadılar. Maçın hakemi Massimo Busacca ise düdüğünü ev sahibini kızdırmayacak şekilde üfledi. Bunu bir yere kadar normal karşılayabiliriz. Anormal olan bu ev sahibi avantajından bizim hiçbir şekilde yararlanamıyor oluşumuz. İnanmayan Çarşamba günü yapılacak rövanşı izleyebilir.

Netice itibariyle benim bu maçtan anladığım İspanya’nın futbol dünyasında yarattığı imajın aksine hiç de yenilmez bir takım olmadığı gerçeği. Bizim gibi ayağa oynayabilen ve artı olarak hücuma hızlı çıkabilen takımlar İspanya’ya hiç ummadığı kâbuslar yaşatabilir. Burada gerek-yeter şart ilk golü bulmak. Oyun 0-0 devam ederken aldıkları riskler, topa sahip olmadıkları anlarda saha içi yerleşimleri ve özellikle Ramos’un kanadında maç içinde bıraktıkları geniş boşluklar onlar açısından “skor zaafına” işaret ediyor. “Tuzu kuru” bir takım ilk golü bulduktan sonra kontralarla İspanya’yı acı bir şekilde yenebilir. Bosna’nın Belçika deplasmanında aldığı dikkat çekici galibiyetten sonra biz İstanbul’da İspanya’ya yenilmemek zorundayız. Bu sebeple maç çok farklı bir atmosferde oynanacak. Aynı gün Bosna’da bu kez Belçika’nın puan ya da puanlar almasını ümit ederken biz de “İspanya’dan ne koparabilirsek kârdır” diyeceğiz. Anlayacağınız, Çarşamba zor bir gün ve zor bir gece bizleri bekliyor.

Ege Görgün: Bana hakemini göster, sana ülkeni söyleyeyim…

Mart 25, 2009

Kocaelispor - Fenerbahçe: 1-1

80’lerin ortalarından beri maç seyrediyorum. Çocuk yaşlarıma denk geldiği için bir Anadolu takımı taraftarı olarak hakemlerin büyük takımlara iltimas geçme teamülünü kanıksamış olarak büyüdüm. Öyle fazla isyan etmezdik o zamanlar, normal bir şeymiş gibi gelirdi bize. Bariz ofsayttan, uyduruk penaltılardan çok gol yedik. Televizyondan yayınından hesap soracak kimse de yoktu zaten. Ama dedim ya, buna hazırlıklıydık biz, taraflı yönetmese de hakemin bize torpil yapmayacağını bilirdik. Örneğin “hakem İhsan Türe” dediler mi, hele bir de maç da Beşiktaş maçı oldu mu o maçı 1-0 galip bitirmenin zor olduğunu bilirdik. Onun için büyük takım taraftarları kısa dönem, bizse komando gibiydik.

Read more

Cem Top: Denizli bir puana tav oldu

Mart 22, 2009

 Cem Top

Nefeslerimizi tutarak izlediğimiz Sivasspor – Beşiktaş maçından çıkan en çarpıcı sonuç şu; 26.hafta açıklamasıyla önce alay konusu olup ligin ikinci yarısında “Nostradamus – Albert Camus arası” bir noktaya konumlandırılan Mustafa Denizli, kafasında simüle ettiği “Fantezi Futbol” oyununda bu maçın karşısına “1 puan” yazmış. Bugüne kadar hesaplarında şaşmayan tecrübeli teknik adamın; kalan 9 haftada Sivasspor’un kendi takımından daha fazla puan kaybetmesini beklediğini ve Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor üçlüsünü şampiyonluk yolunda rakip olarak görmediğini bu maçla birlikte öğrenmiş olduk. Çok daha etkili futbol oynayabileceği bir maçta Beşiktaş’ın bir puanı kendisine yeterli görmesi taraftarını çokça mutlu eden bir sonuç değil ama lig sonunda bu beraberliğin çok daha anlamlı bir şekil alabileceği unutulmamalı.

Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun tarafından ortaya konan 4-2-3-1 stratejisi, ligin ikinci yarısıyla birlikte Beşiktaş’ın Fabian Ernst önderliğinde orta alana çektiği dikenli tellere karşı bir hamle sayılabilirdi. Ancak hem sahaya çıkan Beşiktaş kadrosuna hem de ikinci yarıda Mustafa Denizli’nin oyuncu tercihlerine bakınca bu strateji “Bülent Uygun’un hüsnü kuruntusu” olmaktan öteye gidemedi. Tekmeye kafa uzatan bir takım halini almasından bu yana ezeli rakiplerinden ayrılan ve roket misali yükselişe geçen siyah-beyazlılar, Sivas’ta sahaya çıkarken hem Nobre’yi hem de Cisse’yi kulübede bıraktılar. Sanıyorum maç öncesi tüm futbolseverlerin ortak fikri; mücadele dozu yüksek, kıran kırana bir karşılaşma izleyeceğimiz yönündeydi ama Mustafa Denizli takımını bu fizik mücadeleden kaçırdı ve bambaşka bir planı devreye aldı.

Tandemde İbrahim Toraman’a partner olarak Zapotocny’i seçen Denizli, Sivok’u Ernst’in yanına alarak Yusuf’un oyunda olduğu Sivas deplasmanında ilerideki üçlüsünü de Bobo, Tello ve Holosko’dan kurdu. Böylelikle kavga ederek rakiplerinin ayağındaki topları almakla ünlü Sivasspor takımına karşı ayağındaki topu kolay vermeyen ve adam eksilterek dikine gidebilen bir Beşiktaş takımı ortaya çıktı. “Siyah-beyazlılar açısından bu oyun kurgusu verimli oldu mu?” sorusuna hiç düşünmeden “Evet” yanıtı vermek mümkün değil. Hatta oyunda Sivasspor’un direksiyonu ele geçirdiği dakikalar muhtemelen Beşiktaş’ınkinden fazlaydı. Sadece skorda geriye düştükten sonra belirgin şekilde hücumu düşünen siyah-beyazlı takım, çok geçmeden beraberlik sayısını bulunca yeniden risksiz oyun anlayışına döndü. Hele ikinci yarıda Yusuf ve Delgado’nun birlikte oynamaları tempoyu düşürmekten ve deyim yerindeyse topu gevelemekten başka hiçbir işe yaramadı.

Buna karşılık Sivasspor’un skoru 1-1’e getiren golü erken yemesi belki de bütün planların çöpe gitmesine neden oldu. Çünkü Sivasspor kulübesinden sahaya yapılabilecek tüm müdahaleler Kamanan ve Balili’yi içeren kontratak planlarına dahildi. Beraberliğe rağmen bu futbolcuları sahaya süren Bülent Uygun, belki son 10 dakikada beklediği yoğun Beşiktaş baskısına hazırlık yapmıştı ama rakibinin bir puandan şikâyet etmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. Zaten karşılaşma genelinde Beşiktaş’ın gol dışındaki en büyük tehlikelerini duran toplardan yarattığına tanık olduk. Siyah-beyazlı futbolcular maç önü toplantısında belli ki, bir puanın kötü olmadığına dair telkinlere maruz kalmışlardı. Mustafa Denizli’yi Sivas’ta ortaya koyduğu “önce bir puan” stratejisi için suçlayamayız. Neticede tecrübeli teknik adamın bugüne kadar yaptığı hesaplarda yanılmamış olduğunu biliyoruz.

Son bir not da karşılaşmanın hakemi Kamil Abitoğlu için verelim. Böylesine önemli karşılaşmalardan çıkacak sonuç bence hakemleri bağlamamalı. Abitoğlu’nun “Aman berabere bitsin” tavrı karşılaşma boyunca o kadar belirgindi ki, sonunda muradına ermesi yani şişi de kebabı da yakmadan maçı bitirmesi hiç de zor olmadı.

Aytekin Akay: Bu Galatasaray maçından daha önemli!

Mart 17, 2009

Aytekin Akay

İster sesli, ister sessiz senelerdir iç barışı zedelenen, zaman zaman tamir edilen bir camiadır Trabzonspor.

Dışardan büyük görünür. Büyüktür de. Ancak camiayı bilmeyenlere sayın deseniz, sayacakları kişi sayısı, iki elin parmağı kadardır.

Read more

Kerem Korkut: Umut Yolu Yokuştur

Mart 16, 2009

 Kerem Korkut

İlk yarı sonunda hatta 4-0 kazandığımız Hacettepe maçından hemen önce bu duruma gelebileceğimiz söylense güler geçerdim. Futbolun gerçekleri kabul ettiğimiz bütün genel geçer önyargılarımızı yerle bir eden yeni bir gerçekle karşı karşıyayız.

Read more

Yetkin Paker: Bir Garip Maç

Mart 16, 2009

Yetkin Paker

Dün akşamki maçı anlatmaya çok gerek yok.
Önce Trabzon öne geçti…Sonra Galatasaray…
Maçın sonunda ise Beşiktaş ve Sivas sevindi.
Budur maçın özeti.

Hamburg maçı yorgunu Galatasaray’da, disiplin cezası alan Lincoln, yedek kulübesinde tek ayak üzerinde cezada.
Sormazlar mı adama; madem cezada neden kenarda?
O zaman hiç getirme Trabzon’a.

Takım kurmakta zorlanan Galatasaray’da bazı futbolcular şansını iyi kullanamamakta.
Ümit bunların başında…
Eminim evde yürüken ayağı takılıp düşse karısına itiraz ediyordur.
Artık bir futbolcu için birçok istatistik yapılabiliyor.
Ne kadar pas yüzdesine sahip olduğu, ne kadar koştuğu, ne kadar top kaptırdığı…
Ümit için yapılabiliyorsa, ne kadar ayakta kaldığı ile ilgili bir çalışma yapılmasını rica ediyorum.
90 dakika boyunca oyunda kaldığını biliyoruz ama 10 dakika ayakta kalabilirse, kendisine ekstra prim verilmeli diye düşünüyorum.
Hele bir de her düştüğünde hakeme itiraz etmiyorsa çift maaşa bağlanabilir mesela.

Şans dedik. Bence Galatasary’ın en büyük şansı Arda.
Futbolculuğu ve karakteri ile adam gibi adam Arda.
Bacağı delindi 10 dakika o halde koştu.
Bir yarım akıllı topu dışarı atsa oyuncu değişebilecekti.
Sahada zaten 10 kişi kalan Galatasaray, Arda da sakatlanınca 9 kişi kaldı ve golü yedi.
Oyuncu değişikliği ancak golden sonradan geldi.

Kenar yöentim belki hala maç kaybetmedi ama yaptıklarıyla korkuttu beni.
Baros’un çıkması, Hasan’ın girmesi, Ümit’in çıkmaması, Yaser’i oyuna alarak çift forvette kalınması ve Lincoln’den yararlanılmaması korkumun sadece bazı sebepleri.

Taraftar derseniz ayrı bir alem.
Fıkralardaki tüm Temeller maça gelmişti dün akşam.
Oyunun kontrolü Trabzon’da.
Saldırıyor, rakibi ısırdıkça ısırıyor.
Yorgun Galatasaray oyunu “dan dun”a çevirmiş durumda.
Taraftarın çoştukça çoşması, takımını ittirmesi gerekiyor.
Trabzon’un bir gol daha bulması içten bile değil.
Fakat ne oluyor? Oyun durduyor…
Neden? Çünkü dakika 61. Yani trabzon’un plaka numarası…
Sahaya balonlar, konfetiler atılıyor.
Bunların toplanması için maç duruyor. Yorgun Galatasaray dinleniyor. Ardından Galatasaray’ın golü geliyor.
Sonra Karadenizli, anlatılan bu Temel fıkralarına kızıyor…

Cem Top: Puanı “Alan”zinho!

Mart 15, 2009

Cem Top

24.haftada “zirveyi doğrudan etkileyecek maç” olarak öne çıkan Trabzonspor – Galatasaray derbisinden galip çıkmadı. Doksan dakika genelinde Trabzonspor’un üstün gözüküp kırılma anlarında hep Galatasaray’ın hamle yaptığı bu karşılaşmanın öne çıkan ismiyse bordo-mavililerin geçmiş haftalarda kafalarda soru işaretleri bırakan yıldızı Alanzinho oldu. Maçı 1 gol 1 asistlik performansla tamamlayan Brezilyalı, böylelikle Norveç’te yılın futbolcusu seçildiği sezonları da Türkiye’de yeniden anlamlandırmış oldu. “Buna gerek var mıydı?” diye soracak olursanız, cevabı da bu futbolcuyu ilk maçında ıslıklayan Trabzonspor taraftarından beklemek durumundasınız.

Karşılaşmanın başlama düdüğüyle birlikte her iki takımın modifiye halleriyle derbiye çıktığını tespit ettik. Galatasaray’da Hamburg maçında Bülent Korkmaz’a el kol (!) yapan Cassio Lincoln kesik yemiş sistem de zorunluluktan 4-3-1-2’ye dönmüştü. Lincoln’ün yokluğunda takımı çekip çevirmekle görevlendirilen Arda’nın da en az Lincoln kadar bu işi kıvırabildiğini bu maçla birlikte görmüş olduk. Karadeniz temsilcisinde taktik dizilişten yana bir farklılık yoktu ama sezon başından bu yana bekleneni veremeyen Yattara’nın hastalığı sebebiyle on sekiz kişilik kadrodan çıkarılması bir anlamda Alanzinho’nun önünü açmıştı. Bir futbolsever olarak maç sonun değerlendirmesinde “İyi ki Alanzinho oynamış” diyebiliyorsak, maçın yıldızını da uzaklarda aramaya gerek yok. Geçmiş maçlarda “en uçta Gökhan Ünal, sağında Yattara solunda Umut” şeklinde dizilen Trabzonspor ileri ucu bu kez, Gökhan’ın solunda Alanzinho sağında Umut biçimindeydi.

Orta saha yapılanması bilinen şekliyle; defans dörtlüsünün önünde Hüseyin, orta alanın ortasında Selçuk ve Colman’dan kuruluydu. Ligin ilk yarısında Ali Sami Yen Stadında Galatasaray’a farklı kaybeden Trabzonspor orta sahası da bundan farklı bir formasyonda değildi ancak bu kez farkı yaratan (!) Bülent Korkmaz oldu. Bu noktada genç teknik adamı suçladığımız zannedilmesin; Galatasaray takımı uzun zamandan beri o kadar çok eksik futbolcuyla ligi götürüyor ki, artık herkes Galatasaray’ı sahadaki oyunculardan ibaret sanacak kadar durumu kanıksadı. Oysa Trabzonspor’a karşı sahada 4-3-1-2 şeklinde dizilen sarı-kırmızılılar, elde kalan mevcutların en verimli biçimde bir araya getirilmesinden müteşekkil bir takım idiler. Arda’nın fizik mücadeleye girmediği dakikalarda Trabzonspor’lu rakipleriyle ile 3’e 3 eşleşen Galatasaray orta sahası doğal olarak ligin ilk yarısındaki baskın görüntüsünü tekrarlayamadı. Yine de Ayhan, Barış ve Mehmet Güven’in mücadele anlamında takımlarına çok şey kattıklarını düşünüyorum. Maç içinde 2-1’lik üstünlüğü de yakalayan sarı-kırmızılılar Yaser’in gereksiz biçimde oyundan atılması sonrası, Arda’nın da sekerek oynayıp değişikliği beklediği bir sırada yani sahada 9 kişiyken beraberlik golünü yediler.

Bu noktada eleştirilerimizin hedefinde Ersun Yanal ve Trabzonspor’lu futbolcuların olması gayet doğal. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi bu konuda tek istisnai futbolcu olarak Alanzinho sayılabilir. Derbide farklılık yaratan Alanzinho da olmasa Trabzonspor’un eksik, yorgun ve üstelik bilinen taktik anlayışından taviz vermek zorunda kalmış bu Galatasaray’dan puan alması mümkün değildi. Herkesin Yattara’nın adını diline doladığı derbide, Alanzinho’nun takımına böyle bir katkı yapması şüphesiz Yattara’yı da olumlu etkileyecektir. Umalım ki, bundan sonra Trabzonsporlu taraftarlar bir futbolcuyu ıslıklamadan önce iki kez düşünsünler.

Ege Görgün: Körfez’in havası Fenerbahçe’nin tasası

Mart 14, 2009

Ege GÖRGÜN

Kocaelispor’un teknik direktörü Erhan Altın, bir hafta önce Eskişehirspor’u kendi evinde zar zor yenen takımın kadrosunu sürmüştü sahaya. Doğru bir karardı çünkü zar zor alınan galibiyete rağmen Kocaelispor, o maçta rahatlıkla farka gideceği bir futbol ortaya koymuştu.

Bu fark oluşmadıysa kabahat inanılmaz goller kaçıran Taner Gülleri’de idi. Kaleyi karşısına, topu da önüne aldı mı bambaşka bir futbolcuya (rakip takım için canavara) dönüşen Taner’in kaleye arkası dönükken ve hava topları konusunda vasat bir forvetin çizgisini yakalayamaması çok şaşırtıcı.

Kocaelispor sağbekte İskoç oyuncusu Ross, solbekte takım kolleksiyoncusu Ergün, liberoda 1 nolu formasıyla dikkati çeken eski tanış Sadigov ve stoper de ikinci lig günlerinden kalan nadir topçularımızdan Karadeniz çocuğu Muhammet Özdin ile başladı oyuna. Önliberoda Levent Kartop, onun önünde biraz da oyun kurucu gibi Nsumbu oynayacaktı. Sağ kanat Adem, sol kanat Murat Hacıoğlu’na emanet edilmişti. Forvet hattı ise Taner ve Akbetu’dan oluşuyordu.

Fenerbahçe Emre Belözoğlu’nun yokluğunda Deniz ve Selçuk’lu yani iki ön liberolu bir kadroyla sahadaydı. Dede’nin amacı takımı kanatlardan Kazım ve Uğur Boral’la uçurmaktı. Maçın daha başında gelen golün yarattığı “fark” olasılığına rağmen Fenerbahçe’inin umut bağladığı iki kanat oyuncusunun birden dökülmesi ve Körfez’in kanatları iyi kapatması yüzünden  uçamadı.

Kocaelispor’u izlerken sahadaki futbolcuların yalnızca 8 haftadır birlikte oynadıklarına inanmak imkansızdı. Paslaşarak atağa çıkışlarda Fenerbahçe’den çok daha iyi olan bu takım, insanın aklına ister istemez “Acaba sezon öncesi hazırlık kampları gereksiz mi?” sorusunu getiriyordu.

İlk yarı daha çok uzaktan şutlarla rakip kaleyi yoklayan Fenerbahçe’ye karşılık, organize ataklarla daha çok gol pozisyonuna giren bir Kocaelispor vardı. Bunların sayısı Levent Kartop gününde olup Taner’in koşu yoluna paslar atabilseydi artabilirdi. Pozisyonların gole dönüşmemesinin sebebi ise Lugano gibi bir “uçan adama” karşılık Körfez’in havadan ve yerden ortalara müdahale konusunda çok beceriksiz ve hantal oluşuydu. Zaten Ross’un ikinci yarı değiştirilmesinin sebebi kanımca bu tür ortaları yapmakta ısrar edip, hiç sıfıra inmeye çalışmamasıydı.

Kocaelispor’un Fenerbahçe’ye oyun anlamında üstünlük sağlamasının nedeni her futbolcunun kendi  mevkisinde oynaması (bu onlardan beklenenleri fazla güçlük çekmeden yapabilmeleri anlamına geliyor çünkü)  ve sahanın her hattından atağa kalkabilecek bir saha dizilişine sahip olmasıydı kanımca. Soldan Murat, sağdan Adem’in tehditvari çıkışlarına, devamlı kanat değiştiren Akbetu’nun güçlü hücumları ve Taner’in barındırdığı potansiyel araya kaçış tehlikesi Fenerbahçe defanısının çok açık vermesine neden oldu.. Yetenekler kısıtılı olsa da, fizik güç ve mototivasyona dayalı bu saldırılar taraftarına mahçup olma tasası taşıyan Fenerbahçe’yi abondone etmeye yetti.

İkinci yarı da resim çok değişmedi. Fenerbahçe Kocaelispor kalesine gelmekte zorlanıyordu. Gelmeye çalıştıkça atak yiyordu. Hücum söz konusu olduğunda en kötü Emre, en iyi Selçuk ve Deniz’den iyi miydi yoksa? Hem de  Deniz’in sahanın en iyilerinden biri olmasına rağmen. Fenerbahçe’nin en diri, en güçlü oyuncusu, zaman zaman da takımı hücuma kaldırandı. Çok atak kesti.

Deivid’in olması da Fener için işin rengini değiştirebilirdi ama yoktu işte. Fenerbahçe’nin büyüklüğünün bu sene kadrosuna yansımadığı açıkça görüldü bu maçta. Takımı ön libero dolduranlara mı hesap sormalı, fos çıkan hücuma dönük ortasaha oyuncularına? Yoksa Gökhan Emreciksin’i ilk onbirde sahaya sürmeyen Dede’ye mi?

Kocaelispor - Fenerbahçe: 1-1 Fotoğraf: Barbaros Teker

Uzun zamandır ilk defa bir futbolcunun oyundan çıkarken yuhalandığını gördüm Saraçoğlu’nda. O futbolcu da Kazım Kazım’dı. Kazım’a ne lazım? diye düşündüren bir futbol ortaya koydu gerçekten de Kazım. Peki Kazım’a ne lazım? Kulüp takımları yerine yalnızca milli takımda oynayıp maaşını federasyondan almak şeklinde bir statüko değişikliği mi mesela… Kazım çıktıktan sonra açılan, gol atmak için Kocaelispor cezaalanı önlerine sarkan Gökhan Gönül’ü de anmak lazım. Çünkü Kazım’ın bu maçta takımı bir değil, iki kişi eksik bıraktığı gibi bir gerçeği yansıtıyor bu durum.

Kocaelispor’da Sadigov-Muhammet ikilisi hatasız oynadı. Nsumbu tek başına ortasahanın hakimi oldu. Akbetu her aldığı topta Fenerbahçe seyircisinin yüreğini ağzına getirdi. Levent, Murat çok çalıştı. Adem özellikle ofans yönünden yetersiz kalıyor. Ross’un oyundan çıktıktan sonra sağ beke çekileh Adem gerekli müdahaleleri yapabilecek zamanlamaya da sahip olmadığını gösterdi. Fener’in açık ara en iyileri ise Lugano ve Deniz’di.

Maçın en güzel görüntüsü ise maç sonunda kendi tribününün önüne gelen Kocaelisporlu futbolcuların Fenerbahçeli taraftarlar tarafından alkışlanmasıydı. Sulugözlü olsam herhalde o anda ağlardım. Onun yerine takımımla gururlandım ve hemşehrilerimin bulunduğu tribüne bir elimle  4, diğeriyle 1 işareti yaptım. Fenerbahçe tarafında otursam da kalbimin 41 için attığını göstermek için herhalde. Gol olunca gol diye bağıramadığımın acısını biraz böyle çıkardım.

Ege Görgün: İçimizdeki düşman….

Mart 12, 2009

Ege GÖRGÜN

Ayın başlarıydı futbol hastası Sırp arkadaşım Dejan’dan bir mail aldım. Birkaç gün önce kendi ülkelerinin “El Clasico”su sayılan Partizan-Kızılyıldız maçının 1-1 bittiğini, Kızılyıldız’ın golünü ise Djorde Tutoriç’in attığını söylüyordu.

Read more

Cem Top: Gala gecesinde 3 puan Fenerbahçe’nin

Mart 8, 2009

Cem Top

Kayseri’de inşa edilen Kadir Has Stadyumu’nun galasında karşılaşan Kayserispor ve Fenerbahçe’yi ilk 45 dakikada seyredince bu açılıştan karlı çıkan tarafın Fenerbahçe olduğunu düşündüm.

Read more

Sonraki Sayfa »