Cem Top: Alex ve Uğur Sivasspor’a yetti

Şubat 28, 2009

Cem Top

Bu tip maçları “haftanın sonucu merakla beklenen karşılaşması” diyerek tanımlamak adetten. Oysa hepimiz biliyoruz ki, işin aslı bambaşka. Maç günü gerek çevremden gerekse de medyadaki kaynaklardan öğrendiğim kadarıyla müşterek bahislerde bu maçı kuponlarına işaretleyen futbolseverlerin çok büyük bir bölümü Fenerbahçe’nin maçı kazanacağı yönünde fikir birliğine varmışlar. Demek ki, Fenerbahçe – Sivasspor mücadelesi pek de “sonucu merakla beklenen karşılaşma” değilmiş. O halde 4-2’lik skor da malumun ilamından başka bir şey değil.

Peki, klasmandaki yerleri itibariyle takımların galibiyet şansları çok bilinmeyenli bir denklem iken, futbolseverleri Fenerbahçe galibiyetinden bu kadar emin kılan neydi? Aslında bu soruya cevabı bizim kadar Bülent Uygun da aramalı. Fenerbahçe takımının geçmişten gelen gerilimi yüksek maçları kazanma âdetine haftalardır futbolunda geriye gidiş gözlenen Sivasspor’un son durumu eklendiğinde varılan tek sonuç elbette ev sahibi lehine yazılan 3 puandı. Fakat Sivasspor’un görüntüsü ve taktik anlayışı itibariyle de Bülent Uygun’un Aragones’in ekmeğine yağ sürdüğünü söylemek mümkün. Takımlar sahaya çıktığında gördük ki, bilinen taktik kurgusundan taviz veren taraf Sivasspor olmuş. Sarı-lacivertli takımın ezberlenen 4-4-1-1 dizilişine karşın; normalde 4-3-1-2 ile izlemeye alıştığımız Sivasspor 4-4-2, hatta Kamanan’ı da biraz geride kullanarak 4-4-1-1 ile sahada yer alıyor. Bugüne kadar ön libero vasıflı tek oyuncu ile oynamaya alışmış ve orta alanda üçlü dizilişin gerektirdiği dinamizm ile her yere koşan Sezer – Musa ikilisi bahsettiğimiz alışkanlıkla serbest oynayınca Fenerbahçe’ye kanatlarda gün doğdu. Üstüne üstlük Bülent Uygun’un Faruk kenardayken sol bekte Murat’ı tercih etmesi, Fenerbahçe’nin o kanadı otoban olarak kullanmasına yol açtı. 90 dakika sonunda salim kafayla düşündüğünde Bülent Uygun da söz konusu kararlarının takımına çok pahalıya patladığını fark edecektir.

Sivasspor bir yana, işin bir de Fenerbahçe boyutu var. Bugünkü mücadele gösteriyor ki sarı-lacivertli takımda dişlilerin bir yerinde problem var. Futbol takımı, teknik heyet ve yönetim arasında çarkların düzgün işlemediği aşikâr. Gençlerbirliği karşısında hezimetten 1-0 yenilerek kurtulan (!) takımın Sivasspor’a evire çevire dört gol atması başka biçimde açıklanamaz. Bilhassa alınan üç puanda büyük pay sahibi olan Alex’in bazı maçlarda sazı eline alıp bazı maçlarda sadece “jogging” yapması da manidar. Bahsettiğim bu inişli çıkışlı grafiğin “markaj” hadisesinden kaynaklanmadığını da Sivasspor önünde gördük. İlk yarıda Brezilyalı yıldıza kimse adam markajı yapmadı ve Alex sahada parladı. İkinci 45 dakikada Bülent Uygun Onur’u Alex’e yakın oynattı ama değişen bir şey olmadı. Demek ki problemin teşhisi için başka tetkikler yapılmalı. Fenerbahçe kaptanı, dünya futbolunda artık 10 numaralara yer olmadığını düşünen Avrupa Şampiyonu hocasına inat adeta 3 puanı tek başına aldı. Bunu yaparken en büyük yardımcısı da Sevilla serisinden bu yana ortalarda gözükmeyen Uğur Boral’dı. Uğur maç içinde o kadar çok efor sarf etti ki, onu birkaç kez bitkin ve bacağına kramp girmiş vaziyette gördük. Hemen akabinde de akıllara şu soru geldi; Acaba Roberto Carlos’un bilinen hücumcu kimliği Uğur’un rakip yarı alandaki etkinliğini kısıtlıyor ya da depar kulvarlarını daraltıyor mu? Bu soruya cevap verebilmek için Fenerbahçe sol kanadını dikkatle izlemek şart.

Yetkin Paker: Bülent korkmadı korkmaz…

Şubat 23, 2009

Yetkin Paker

Galatasaray yönetimi acilen bir karar almalı dedik ve karar açıklandı.
Skibbe gitti Bülent Korkmaz geldi…

Bu karar beni birkaç yıl öncesine götürdü. Özhan Canaydın dönemine…
Canaydın önce Fatih Terim’in ismiyle seçimleri kazandı.
Böylelikle Galatasarayda ikinci Terim dönemi başladı.
Terim bu camianın çocuğu, babası, imparatoru…Kredisi bitmez tükenmez.
Terim kadar kimse sevilmez.
Fakat yanlış transferler yapıldı, yanlış sözler söylendi.
Birçok yanlış bir araya geldi tek doğru edemedi.
Bir süre sonra Terim istifa sesleri duyduk tribünlerden…
Ve neredeyse Galatasaray’dan çok sevilen Terim, bir daha giymemek üzere çıkardı yuvasının formasını üzerinden.
Şüphe duyulmaz, büyük kurtarıcı, imparator, bir efsane, taraftarın kalbinde yara almıştı artık.

İkinci Canaydın bombası Hagi idi bu sefer.
Prekazi ve Simovic’ten sonra Galatasarayda en çok sevilen yabancı.
Taraftarın gönlünde kuşku duyulmayacak Terim’den sonraki tek isim.
Sonra yaşananlar farklı da olsa sonuç yine aynıydı.
Bırakan ve kalplerdeki yeri sorgulanan bu sefer bir başka efsane oluyordu.

Adnan Polat ise Feldkamp ile yola çıktı.
Onun da taraftarın gönlünde önemli bir yeri vardı, bu takıma büyük başarılar kazandırmış, sevilen bir isimdi. O da efsane sayılırdı.
İkinci Feldkamp dönemi de böylelikle başladı.
Çok söze gerek yok. Zaman geldi çanlar çaldı ve yollar ayrıldı. Taraftarın sevdiği bir başka isim daha yara aldı milyonların kalbinde.

Cevat Hoca ile idare eden yönetim bu sefer Skibbe’yi getirdi takımın başına.
Kimdi Skibbe? Kimse bilmiyor…
Kariyeri sadece ikinci adamlık olan, sahadaki futbolcular kadar bile tecrübeli olmayan birisi…
Bu kadar efsanesini, yıldızını, imparatorunu harcamış bir camiaya gelen çaylak bir hoca.
Sonuç kaçınılmazdı…

Şimdi bir başka efsane daha takımın başına getirildi.
Bülent Korkmaz…
Efsane kaptan…Yine bu takımın bir evladı.
Tribündekilerin kardeşi, oğlu, ağabeyi.
Sahadaki her futbolcudan daha kariyerli.
Her Galatasaraylıdan daha çok sarı kırmızı kanı.
Ama…
Evet kocaman bir “ama” var burda.
Bence çok erken kıyılan bir nikah bu.
Bu göreve Ondan daha fazla kimseyi yakıştıramasak da, Onunla büyüyen bir nesil olarak bundan gurur duysak da, patron çocuğu gibi, damdan düşer gibi başa geçmesi zarar verecektir hem kendine hem kulübe.

Tek dileğim umarım bu filmin sonu da aynı olmaz.
Bir başka efsane daha kalplerde yara almaz.
Umarım kredisi sonsuz olan bir başka isim daha bu takımdan bir daha dönmemek üzere ayrılmaz.
Tüm bunlardan korkuyorum. Ama ben korkuyorum…Bülent korkmadı korkmaz…

Ege Görgün: Axessinho musun be Taner!

Şubat 23, 2009

 Ege GÖRGÜN

Yeni Axess reklamına denk geldiniz mi hiç. Hani Özgü Namal futbolcu olmuş, maça çıkıyor. Hem de ne futbolcu… Öyle goller atıyor ki… Sahalarımızda hep görmek istediğimiz hareketler bunlar diyesi geliyor insanın.

Read more

Yetkin Paker: İntihar

Şubat 23, 2009

Yetkin Paker

Dün akşamki maçın 15. dakikasında üstelik Galatasaray 1-0 öne geçtiğinde bugünkü yazımın başlığını koymuştum. İntihar…

Read more

Cem Top: Sivas mutlu Eskişehir tepkili

Şubat 22, 2009

Cem Top

Haftalardır futbolunda düşüş gözlenen Sivasspor, sahasında karşılaştığı Eskişehirspor’u 7.dakikada Kamanan’ın ayağından bulduğu golle 1-0 mağlup etti. Kırmızı-beyazlıların bu galibiyetle lig liderliğini perçinlemesi elbette kendileri adına mutluluk verici bir gelişme ancak “Dost acı söyler” deyişinden güç alarak kimi tespitler yapmamıza izin varsa eğer, bir an evvel toparlanmaları gerektiğini belirtmeliyiz.

Read more

Aytekin Akay: Eskilerle eskisi gibi!

Şubat 21, 2009

Aytekin Akay

Haftalar sonra zorunluluğun değiştirdiği kadroyla sahaya çıkan yeni Trabzonspor, sanki ilk kez bira arada oynayan oyuncuların oluşturduğu takım gibiydi. Maçın ilk dakikasından son anına kadar bu gözlemimizi haklı çıkaracak çok fazla detay vardı.

Read more

Ege Görgün: Değişen dünya, değişen futbol

Şubat 21, 2009

Ege GÖRGÜN

14 Aralık 1999… Fenerbahçe taraftarlarının hatırlamak istemediği bir tarih… Ama tarafsız bakabilenler için hayatta her zaman güçlünün kazanmadığını, güçsüzün de bir şansı olabileceğini kanıtlayan çok önemli bir örnek… Güçlünün kibrine, zayıfın korkuya ve kuşkuya kapılıp mücadeleyi bırakmaması gerektiğini anlatan bir destan… Tıpkı küçük Davud’un dev cüsseli Goliath’ı basit bir sapanla alt etmesi gibi.

Read more

Cem Top: Ava giden avlandı

Şubat 16, 2009

Cem Top

20.haftanın önemli derbisinde puanlar oynanan futbola göre kurul kararıyla dağıtılsa Beşiktaş’ın hanesine şüphesiz 3 puan yazılırdı. Hafta içi bu maça ilişkin kaleme aldığımız yazımızda sahada 4-4-2 gibi dizilse de esasen 4-3-3 oynayan Trabzonspor’un pres gücü yüksek orta sahalara karşı zafiyet gösterdiğini söylemiş, beşli bir orta saha yapılanmasının bordo-mavili takımı bozabileceğinden bahsetmiştik. Hatta 10 numarasız oynayacak Beşiktaş’ın rakibinin üçlü bloğunu çok daha sert şekilde baskılayabileceğini iddia etmiştik.

İnönü Stadında takımlar sahaya çıkarken elbette ilk baktığımız teknik adamların on bir seçimleri oldu. Trabzonspor bilinen kadrosu ve bilinen şekliyle maça başlarken, Mustafa Denizli takımını 4-2-3-1 biçiminde sahaya sürmüş ancak Yusuf’tan vazgeçmemişti.

Gerek ilk yarı gerekse de maç geneli için yapabileceğimiz en önemli tespit siyah-beyazlı takımın rakibini ezici bir baskı altında tuttuğu olur. Başlama düdüğünden Trabzonspor golünün geldiği 29.dakikaya kadar beyaz formalıların Beşiktaş olduğuna inanmak için gözlerimizi ovuşturmak zorunda kaldık. Gerçekten de Beşiktaş “Beşiktaş gibi” oynamayı 20. haftada hatırlamıştı. Hatta “Birkaç sezondur izlediğimiz en organize ve en baskılı Beşiktaş takımı sahadaydı” diyenlere de zerre kadar itiraz edilemeyeceğini düşünüyorum. Buna karşılık Trabzonspor, yıldızlarını kendi dişlileri arasından çıkarttığı ve zaman zaman Yattara’nın parlamasıyla etrafına ekstra ışık saçtığı o taş gibi takımını sahaya sürmüştü. Bordo-mavili takımın yine en büyük kozu mücadele ve yardımlaşmaydı. Beşiktaş’ın böyle bir Trabzonspor’u neredeyse 90 dakika bunalttığını düşünürseniz 1-1’lik beraberliğe karşın siyah-beyazlılara düzdüğümüz övgüler mantıksal bir temele oturacaktır. Peki, ne oldu da anlattığımız şartlar altında maçı farklı kazanması gereken Beşiktaş beraberliği 79.dakikada Bobo’nun kafasından yakalayabildi? Aslında sorunun cevabı basit.

Bireysel kalite ve kazanma hırsı bakımından rakibinden daha üstün taraf olan Beşiktaş, takım oyunu ve bu oyun tarzının gerekleri konusunda çok daha gerilerdeydi. Örneğin Serdar Özkan’ın boştaki arkadaşını bulmak yerine attığı her çalımın “bonus” kazandıracağı zannıyla kaptırdığı toplar ya da uzun yıllardır oynadığı her takımda “ağa da benim paşa da” modunda takılan Yusuf’un verimsiz çabaları Beşiktaş’ın hızını kesen önemli problemler. Oysa Trabzonspor, Beşiktaş’a göre mütevazı sayılabilecek kadrosuyla elden geldiğince total futbol örnekleri sunmaya devam ediyor. Baktılar ki Yusuf soluğu Beşiktaş’ta aldı, Gökhan Ünal’ı golle buluşturacak ara pasını atmak da sol bek Cale’ye düştü. Bordo-mavili takımı takip edenler bilirler bu tür pasları zaman zaman Selçuk, Colman, Umut ya da Yattara’dan da izlemek mümkün.

Beşiktaş taraftarının puan kaybına rağmen takımını alkışlayarak uğurlaması güzel. Bu psikoloji “Takım böyle oynadıktan sonra puan kaybı önemli değil” cümlesinde hayat bulan bir psikoloji. Ama işin gerçeği Beşiktaş’ın ne iyi oynayarak ne de kötü oynayarak puan kaybedecek lüksü kalmadı. 6 puan öndeki Trabzonspor geçilebilseydi bu şampiyonluk yolunda atılmış dev bir adım sayılacaktı. Ne yazık ki, bu saatten sonra Sivasspor, Galatasaray ya da Fenerbahçe’yi yenmek Trabzonspor’a yaklaşmayı sağlamayacak. Üstelik bu skor olası bir “Genel Averaj” çekişmesinin de önünü açmış oldu.

Aytekin Akay: Kaybetmedi ya!

Şubat 16, 2009

Aytekin Akay

Koskoca 90 dakikayı birkaç atakla bitirip, o maçtan 1 puan almak futbol talihi olsa gerek. Trabzonspor tüm maç boyunca kendini atak yapmak zorunda hissetmedi. Oyunu kontrol etme gibi bir düşüncesi de olmadı. Orta alanda Beşiktaş’ın topun sahibi olacağı çıkan kadrodan belliydi. Ernst ve Cisse ile Beşiktaş normal şartlarda Trabzonspor’a top göstermemesi gerekirdi. Biraz böyle oldu maalesef.

Read more

Cem Top: Kim kazanır? Beşiktaş mı? Trabzonspor mu?

Şubat 13, 2009

 Cem Top

20. haftanın maçı Beşiktaş ve Trabzonspor için olduğu kadar ucundan köşesinden zirveyle ilgili tüm takımlar için çok önemli bir derbi. Bir yanda bu sezon sergilediği performansla bordo-mavili camiayı şampiyonluk yolunda umutlandıran Trabzonspor, diğer yanda güçlü kadrosunun hakkını vermekte zorlanan Beşiktaş.

Read more

Sonraki Sayfa »